aşık atma benle toz kaldırır bu dans

25/2/2008 - Renga Üzerine / Evren Kuçlu Yazısı

 

 

 

İÇERİĞİ DIŞLAYAN ŞİİR: RENGA

Evren Kuçlu, Karagöz, Şubat - Mart 2008,  sayı 1

 

               

Fakat uzun bir koşudur

Tep tep bitmiyor burası

 

Türk şiiri aradığı çıkışa geçti mi? Yoksa bir çıkış söz konusu değil mi? Belki de birçoğuna göre bir çıkış söz konusu; ama bu çıkış kimseye göre değil. Hatta bu herkese göre bir çıkış; ama kimsenin bunu karşılayacak cesareti yok. Türk şiirinin bir çıkış içerisinde olduğunu iddia etmek için epey çetrefilli bir yoldan geçmeniz gerekir. Günün sonunda şiirimizin çıkışta olduğuna dair yürüttüğünüz iddiayı, birileri için ikna edici kılabilirsiniz ya da kılamazsınız; ama bu işi tam anlamıyla bir noktaya vardırmanız neredeyse olanaksızdır. Çünkü 70’lerden sonra olup bitenler okuyucunun Türk şiiriyle arasını açmış, şair kimliğini değersizleştirmiştir, araya ne şairin, ne de okuyucunun taraf olacağı türden bir ilişki sokmuştur. Okuyucu ile şair arasındaki denge, hem şairin hem okurun dolayısıyla şiirimizin aleyhine değişmiştir. Okurun şiire, şaire olan yakınlığı ve güveni (evet şair güven duyulan adamdır) kaybolmuştur. Buradan bakıldığında benim bu sarkaca varmadan şiirimizde gelişimi ifade eden bir şeylere temas etmem gerekir. Sanırım bu teması sağlamak için başvurulacak en iyi yöntem, çıkıştan yana olan şairi ve şiiri konuşmaktır. Öyle de yapacağım. Vural Kaya 1975 doğumlu. İlk ve tek kitabı olan Renga 2007 yılında Ebabil Yayınları’ndan çıktı. Kitap üzerine konuşmaya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki Vural Kaya’nın “vaat ettiği” geleceğin, yaşı itibariyle Renga dolaylarından çok fazla uzaklaşmayacağı kanaatindeyim. Bu anlamda Renga’nın girdiği yatak üzerine söyleyeceklerimizin aynı zamanda varacağı yer üzerine düşüncelerimizle önemli ölçüde örtüşeceği ve düşüncelerimizi bağlayıcı olduğu (ne kadar bağlarsa) bilinmelidir. Bu kısa hatırlatmayı da yaptıktan sonra Renga’ya dönebiliriz. Vural Kaya, daha önce şiirleriyle çok haşır neşir olmadığım fakat şiirleri kitap olarak elime ulaştığında dikkatimi – üzerine yazı yazacak kadar – toplayabildiğim bir şair. Vural Kaya’nın şiirleri her şeyden önce bir plânı olan ve bu plân üzerinden düzensizliğe varan şiirlerdir. Şair, şiiri nerden başlattığını çok iyi bildiği için sezgisel anlamda bir sonuca vardırması zor olmuyor. Birtakım güçlü önsezilerle kurulmuş olan şiir, dikkatle belirlenmiş kelimeleri, kıvrak saptamalar, doğru yere yapılan vurgularla dokunmak istediği şeye büyük ölçüde temas ederek sürüp gidiyor.

 

Tekrara gerek yok, geçelim

Kim konup geçmemiş bir hususa

Konup göçmemiş

Kim buradan usulca

(Renga, s. 22)

 

Vural Kaya üzerine yazmayı tercih edip, onun şiirini çıkıştan yana bir şiir olarak görmemdeki başat unsurlardan biri, Renga’da olup bitenin lirizme doğrudan açılan, onu destekler bir yanının olmaması ile yakından ilgilidir. Her ne kadar kitapta lirizm barındıran birtakım unsurlar varsa da bunlar ter edilmeye yüz tutmuş, kurumuş, okuyucu için ancak küçük ayrıntılardır. Şiirimize lirizmin gerçekten büyük darbesi olmuş mudur? Bu darbenin boyutları, sonuçları nelerdir? Bunları çok net açıklayamam; ama şiirlerinde lirizmi açıkça gördüğüm şairler, bana hep benden bir şeyi saklıyor gibi gelir. Yani samimiyetini hep eksik bulmuşumdur lirik şiirlerin / şairlerin.

 

Bak senin bu korkularından başlamalı onarmaya

Belki de korkularından sevgilim siyah beyaz kokularından

Yadsınmış meyvelerine doğru

Bak senden bir işaret bekledimse boşuna

Sıkletimi bağışla benim bağışla

Ya da şöyle diyelim,

Yokluk zamanlarına ayarlı turnikelerden

Bir bir atlattın beni

Eksik olma

(Renga, s. 42)

 

 

 

Vural Kaya’nın şiirlerinde tecrübenin örtbas edemediği, imgesel, çoğunlukla kendi içinde dayanağı olmayan rastlantısal öğeler barınır. Bu öğeler şiirin dinamik hareketlerini engeller. Şair, neye talip olduğunu kitap boyunca anıştırmasına rağmen bu ancak tüm kitaptan sonra zihnimizde beliren bir şey oluyor. Şiiri kolâjlarken okuyucuya dayattığı ve ondan kaçırmak istediği şeyleri; zihinsel sıçramalar, şiire kendini “kaptırma” ve mesafe sorunları nedeniyle birbirine karıştırabiliyor. Böylece şiir, yer yer şairin denetiminden çıkıyor ve sekteye uğruyor. Buradan hareketle şiiri ne pahasına olursa olsun yola koyacak olan şair, açıklık ve deneyim hususunda birtakım unsurlara netlik kazandırmadığı için şiirin yer yer güç kaybetmesine neden oluyor. Örneğin aşağıya alıntıladığımız bölümde şair, sonlara doğru altın vuruşa hazırlanmasına rağmen bunu bir türlü yapamamıştır.

 

Kolları kornişlere asılı kalmışlar için renga

Silik yüzlerine kan gelmişler için

Yalnızlıktan arta kalan zamanlar için

Bel ağrıları romatizmalar depresyonlar renga

Senle renga senle gel

Düşsel bir çocukluk benimkisi büyümeye bahane

Diyordu bir filmde bir hayta

Haytaya da renga

Göz gördüğü gönül gördüğü kadar

(Renga, s. 25)

 

 

Vural Kaya mısracı bir şair olmamanın yanı sıra ifadeyi sonlandırmak, onu bir yere bağlamak konusunda da oldukça ketum bir tavır içerisindedir. Şair, söyleyeceğini en geniş anlamıyla “mırıldanıp” takip eden dizelerde anlamı bölmeye, çoklu anlamlar doğurmaya ve anlamı sanılandan başka bir şey olarak hissettirmeye meyillidir. Buradan hareketle dizeler arasındaki ilişkiyi görünür olmaktan çıkarıp önsezi ya da bir çeşit soyutlamaya dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Şiirde nesnel ifadeyi elden bırakmama ve şiirin seyrini görebilmesi için okuyucunun zihnini zorlayacak teknik tutumlar deneme, birbirine koşut iki durum olarak şiirin sonuna kadar sürüyor.

 

Buraya kadarki kısım, yazımızın başlığı olan “içeriği dışlayan şiir” tezinin bir altyapısı gibi düşünülmelidir. Yukarda saydığımız bazı nedenlerle Vural Kaya’nın şiirlerinin içeriğe fazla alan bırakmayan saymadığımız nedenlerle de okuyucuya kasıtlı olarak bir şeyler söyleyen, okuyucuyu tedirgin eden, uyanık tutan bir tutumun yedeğinde ilerlediğini söyleyebiliriz. Belirtmem gereken en önemli noktalardan biri, Kaya’nın şiirlerini “içeriği dışlayan” bir şiir olarak tanımlama gayretim, şiirin bir içeriğe sahip olmadığı düşüncesinden doğmadı. Sadece içerik oluşturma gayretinden uzak ve sahip olduğu içeriği okuyucunun gözünden kaçırma yoluna giderek vücut bulan bir şiir olarak görmemden ileri geldi. Yani şair, okuyucunun gördüğünü düşündüğü çerçeveyi kırarak okuyucuyu az önce gördüğü şeyi daha flu gösterecek bir bağ kurmaya sürüklüyor. Benzer şeyleri Ahmethan Yılmaz şiirleri üzerine okumalarımda da hissetmiştim. Fakat Ahmethan Yılmaz şiirin dış görünüşüne (biçime) verdiği önemi neredeyse okuyucunun gözüne sokar. Sadece başlığıyla bile bir içeriğe sahiptir onun şiiri. Şiirde ne ararsan (resim, sağa sola uçuşan harfler) bulursun (aradığından fazlasını değil tabii; zira fazlalıklarla şiirin arasının iyi olmadığı su götürmez bir şey). Örneğin, Ankara İç Savaşında Üç Hainin Portresi kitabını duyunca isminden etkilenmiş ve kitabı okumaya karar vermiştim. Ancak şiirlerin tamamını okudukça farkına vardım ki şair en anlaşılır en çarpıcı olan şeyi bize başlıkla ya da bir hüküm cümlesiyle veriyor. Ardından zihnimizi ve şiiri muğlaklığa itmeden, anlamı silikleştirerek, sezgiye dayandırarak bir anlamda şiirin içeriğini filtrelemiş olarak sonlandırıyor. Öyle ki şiirin içeriği bile ilgili net fikirlere sahip olmasak da şiirdeki hareketliliğin sürdüğünden kuşku duymuyoruz. Buradan hareketle diyebiliriz ki Yılmaz’ın şiirleri, yoğunluğu dağıtmaya yöneliktir. Zaten şiirin o yoğunlukta ve tempoda sürmesini beklemek şairin kastını hiç anlamamış olmak anlamına gelir. Bu tutum, okur olarak bizim şiire duyduğumuz ilgiyi azaltmamakta tersine arttırmaktadır.  Ahmethan Yılmaz’ın şiirlerinde, bahsettiğimiz tutumla sağlanan yoğunluğun Kaya’nın şiirlerinde gördüğümüz yoğunluktan farkı ise “gerilim”dir. Yılmaz’ın şiirleri, karıştığı (karanlık işlere karışmak gibi düşünün) her neyse, okuyucuyu da o gerilimin merkezinde tutup oradan dışarıya doğru taşır. Kaya ise bu gerilimin içine girmeyerek şiirdeki sesi bazen yumuşak bir argonun eşiğine dayandırır. Böylece şiir içerisinde zaman zaman sağladığı yoğunluğu, kasıtlı olarak dağıttığı izlenimi uyandırır. Bu da okuyucuyu şiir müddetince değişik bir motivasyon içerisine taşımaktadır. Yani bilinçli olarak içeriği dışlayan bir şiirden söz ettiğimiz için pervasız değil, sorumluluk alan bir şair ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak bunun yukarıda belirttiğimiz, rastlantısal vurguların araya karıştığı ve şairin yürütemediğini düşündüğümüz tutumdan ayırt edilmesi gerekir. Biri bir eksiklik, diğeri ise teknik olarak alınmalıdır. Teknik olarak yürütülen tutumu sizi şiire yoğunlaştırmasından, belli belirsiz yaşattığı yoğunluğu belli bir düzenle dağıtmasından anlarız.

 

Vural Kaya, Cahit Zarifoğlu şiirinin bir başka şiirde “esinlenme” olarak kalmasını sağlayacak unsurlara şiirinde doğru bir işleyiş kazandırmıştır. Yani Renga’yı okurken Zarifoğlu’ndan aktardığına kanaat edeceğimiz etkinlikleri Renga’da bir yenilik olarak görebilmekteyiz. Vural Kaya’nın dikkatlice seçilmiş gibi algılanan kelimeleri, Zarifoğlu’nun olabildiğince seri bir şekilde belirlediği izlenimi uyandıran kelimeleriyle örtüşme gösterir. Ancak bu yakınlık sadece şiirin okuyucu üzerinde yarattığı tipik atmosferi belirleyebilir, Zarifoğlu’nun kelime seçimlerinin bu anlamda Kaya’nın seçimlerinden farklı olarak şiirlerine hız ve ritim kazandırdığını söyleyebiliriz. Ritim demişken: Renga’da şair ritmi beklenen noktaya bir türlü tam anlamıyla taşıyamamıştır. Yani ifadenin müziksel biçimlenişi, okuyucu için yeterince doyurucu değildir. Bunun önemli sebeplerinden biri Kaya’nın şiiri başlatırken tutturduğu ritmi, şiir ilerledikçe koruyamaması, bazı durumlarda ise ondan kopamaması olarak gösterilebilir. Okunurken, bize yüksek sesle okuma fırsatı pek de tanımayan bir şiir. Bu anlamda yukarıda bahsettiğimiz altın vuruşu yapamama meselesini de bir nebze açıklığa kavuşturmuş oluyoruz. Şiir, dolayısıyla şair risk almıyor ve kitap bu handikapla asıl hamlelerinden birini ıskalamış oluyor.

 

Şiiri ve hayatı algılayışı bakımından neyin devamı olacağına dair bir karar vermiş şair. Dünyada sürüp giden zulme tarafsız kalmanın şaire göre bir iş olmadığının, dolayısıyla şair tavrı ve tarzının farkına varmış. Türk şiirini dikkatle takip ettiğini ve sürdürme gayretinde olduğunu düşündüğüm Kaya, şiirlerinden klişe metod ve ifadeleri dışlayarak bize bir yenilik sunmaktadır. Renga, şairin piyasada sürüp giden şiir ve şiir ortamını yanlışlıkları konusunda önemli tespitlerde bulunduğunu ve bu tespitler ışığında ortaya konulduğunu ispatlıyor. Şair, Renga’yı ortamın kötülüklerinden önemli ölçüde sakınmıştır. Vural Kaya, şiirimiz ve kendi adına bir teminat istiyorsa Renga’yla yaptığını, hatırlatmamızı sağlayacak şiirler yazmalı, böylelikle Renga’yla girdiği yatağın sınırlarını Türk şiirini önemseyen herkese işaret etmelidir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - Renga Üzerine / Nurullah Turan Yazısı

 

 

RENGA ÜZERİNE

Nurullah Turan

 

Ahmet Güntan, parçalı ham manifestosunun ikinci kısmında "Türkiye'de şiir bize düşünmeyi öğretmiştir. Türk şiiri hangi yönden bakarsanız bakın siyasidir" der.

 

Güntan'ın bu tespiti, Türk şiirinin hem kalkış noktasını, hem de varacağı yeri anlama bakımından önemli bir ipucu veriyor bize. Garip akımı gibi bireyselci ve etkisiz çıkışları saymazsak, İkinci Yeni'den neo-epik ve deneysellere kadar büyük bir potansiyelin varoluşu cephesinden siyasi bir arkaplana malik olduğunu belirleriz.

Yayınlanan örneklere baktığımızda özellikle son yirmi yıl içerisinde siyasi biçemli şiir açısından Türk şiirinde önemli bir ilerleme olduğunu görürüz. Bu örneklerin hepsi de Türk şiiri adına geleceğe kalacak, iz bırakacak ürünlerden oluşmayabilir ancak biraraya geldiklerinde esaslı bir birikim meydana geleceğini de unutmamalı. Elimizde bu birikime katkıda bulunacak, tek başına gözardı edilmemesi gereken bir özgül ağırlığa sahip yeni bir şiir kitabı var. "Renga" gibi müstesna bir başlığa sahip kitap, şair Vural Kaya'nın ilk kitabı olmasından dolayı da ayrı bir önem taşıyor. Şairi ilk bakışta, bir şiir-şair topluluğu içine dahil etmek pek öyle imkan dahilinde görünmüyor. Bu durum, şiir topluluklarının "dile/dişe dokunur" bir politik tavır gösterememelerinin de bir göstergesi ayrıca. Türkiye'de kültür sanat ortamına egemen olan siyasetsizlik, Renga'yı okurken aklımızın ucundan bile geçmiyor. Zira şairin duyduğu, şiirine aktardığı, katıldığı siyasi tavır, hem onurlu, hem de ifadesi zenginleştirilebilir bir tavırdır. Hoşgörmediği şeye karşı hoşgörüsünü kararlılıkla esirgeyen, horgörüsünü de gerektiğinde sarahatle ortaya koyan bir tavır: "Koro halinde 'aldatmak' okunur bu ülkede/ Sevgilim şaşıp kalalım haydi seninle/ Banka dekontlarından ayraçlar yapalım/ Diktatör resimlerinden tuvalet kağıtları/ Liberalleri yumurta yağmuruna tutalım/ Liberaller kolay ölmemeli/ Liberaller kolay ölmemeli.." Bu dizelerde ve mesela "Kapkara Fetişleri  Amerikanın" başlıklı şiirde, saf insani duruştan ziyade politik bir konumlanışın güçlü işaretleri gözükür.

Bu konumlanışın kendine seçtiği merkez, muhalif oluşu nedeniyle şairi, dolayısıyla şiiri(ni) rahat bırakmaz. Kuşkusuz şairin benimsediği dünya görüşüyle ilintili olarak, kitap boyunca anti-konformist bir tavrın cisimleştiği görünen bir şey. Özellikle şu dizelerde, bu tavrın pratik bir analizini görmek mümkün: "Mümin yattığı gecelerden/ dinlenik uyandı adam/ Dinlenik uyandı elhamdülillah/ Dinlnik ama mümin mi yine?" Burada dinlenik uyanan müminin "dinlenik" oluşu, şairin zihnine de bir kuşku, esaslı bir soru düşürmüştür. Konformist ölçütlere sıkı sıkıya bağlı modern hayat, müminin varoluşsal niteliğine, imanına gölge düşürme riskini de içermektedir çünkü. Bunun gibi yer yer modern hayat prelüdleriyle verilen eleştirinin dozu, şairin hayatın içinden seçtiği "gösterge"lerle belirli kılınıyor.

Kitaptaki şiirlerin genel karakteri üzerine "siyasilik" tespitini yapmamızdan itibaren, ironi'nin de bu şiirde yoğun biçimde kullanıldığına tanıklık ederiz. Son zamanların yalnız şiirde değil diğer edebiyat türlerinde de ironik yaklaşımı geliştirdiği, belli bir seviyeye eriştirdiği ortada. Bilhassa şiirde, siyasal dil'in en gözde ifade biçimi olarak mesken tuttuğunu biliyoruz.Vural Kaya şiirinde de ironi, eski şiirlerine nazaran bu kitapla daha çok su yüzüne çıkıyor. Özellikle modern hayat eleştirisinin kendini belli ettiği kısımlarda, ironik yaklaşımın kullanılmasının daha elverişli olduğu hissediliyor.

Kitapla ilgili temas edilmesi gerek diğer bir husus, uzun şiir meselesi etrafında belirginlik kazanıyor. Bilen bilir, Türkiye'de uzun şiir yayınlamaya heves etmek, sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Zira yayınlanmasından kültür piyasasında dolaşımına kadar değişik aşamalarda uzun şiir, sıkıntılar yaşar ve yaşatır. Muhatap bulamama ve popüler olamama kaygısıdır bu sıkıntıları besleyen. Renga'nın şairi, henüz ilk kitabında 'sakınmadan' uzun, upuzun şiirler yayınlayarak, hem bu kaygılara meydan okuyor, hem de bir tür cesaret örneği sergiliyor.

Daha önce Ali Emre uzun şiir yayınlayanların Anglo Amerikan şiirinden etkilendiklerini iddia etmişti. Bu şiirler için bıarakınız böyle bir etkilenmeyi, ben, şairin Anglo Amerikan şiiri beğenisi olduğu konusunda bile ciddi kuşkulara sahibim.

Velhasılı Vural Kaya'nın ağır ağır ilerleyen şiir serüveninde elimizdeki kitabın bir köşetaşı işlevini göreceği çok açık. Şimdiye kadarki şiirlerine hakim olan lirik ton, Renga'da epik, bazen sert bir tona dönüşüyor. İmge yoğunluğu belli oranda azalıyor ama böylece de yer yer daha dolgun, daha işlevsel imgelere rastlıyoruz. Yine önceki şiirlerde varolan ses'in yalınlaşarak kalınlaştığını ve böylece asıl mecrasını bulduğunu es geçmemeli. Elimizdeki şiirlerin "kitap" olarak bir "tamlık" görüntüsü vermesi de buradan kaynaklanıyor .

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - Renga Üzerine / Hüseyin Akın Yazısı

 

 

 
Hüseyin Akın
Renga Renga...
Hüseyin Akın, Milli Gazete, 22. 02. 2008
22.02.2008

Bazı kelimeler vardır ki onların anlamları olmasa da olur, sesleri yeterlidir. Özellikle İsmet Özel’in şiirlerini (daha çok son şiirlerini) okurken böyle düşündüğüm çok olmuştur. Bir de Asaf Halet Çelebi şiirine böyle yaklaşmışımdır. Sesin fısıldadığı anlam, anlamın işaret ettiği sesten daha baskındır bu şiirlerde. Geçtiğimiz günlerde ilk şiir kitabını çıkaran Vural Kaya’nın Ebabil yayınlarından çıkan Renga şiir kitabını hep bu izlek içerisinde okumaya çalıştım. Daha önce Kırknar dergisinde ‘renga renga’ başlıklı bir şiiri yayınlanmıştı Vural Kaya’nın. Kendimi bu iki kelimenin ritmine kaptırıp öylece okudum bu şiiri. Nasılsa sonradan aklıma anlamını araştırmak geldi bu ardışık kelimelerin. Renga renga: Yeni Zelanda’nın taşlık, midyelik kesimlerinde yetişen bir tür zambak türü anlamına geliyormuş. Zambakların ıssız yerlerde açtığını biliyordum ama böyle kayalık yerlerde açan renga rengalara ilk kez tanık oluyordum. Kayalık, taşlık ve midyelik mekânların yüzünü güldüren renga rengalardan adını alan bir şiir kitabı ne demek ister acaba okuyucusuna. Belki de demek ister ki; şiir dünyanın tüy bitmez kıraç tarlasında açan bir çiçektir! Ben böyle okudum bu kitabın ismini.

 

Japonların iki kişi ile yazılan beş dizelik tankalarına da renga adı verildiğini duymuştum. Ama ağzımdan düşürmediğim ince bir ıslıkla patikayı yürüdüğümde gördüm ki bu kayalarda açan çiçekler Japon gülü falan değil sahiden zambak gerçekten renga renga! Yanılmıyorsam Turan Karataş da değinmişti Renga’ya. İlk kitap olması hasebiyle masumiyetle selamlamıştı Vural Kaya şiirini. İroni ve imgenin şiirin olur olmaz yerde cankurtaranı olduğundan dem vuruyordu Karataş. Öyle miydi gerçekten? Hiç öyle bakmadım renga rengaya. Direk kayalıklara çevirdim bakışlarımı, anlamın yakasından düşmüş uzaklara ve zambaklara. ‘Zinhar sevmedi beni dünya’ dedikten sonra dünyaya hak veriş dizesi sözün şikâyet olamadığına sanki bir gönderme gibi: ‘Fakat sevmemeliydi yine de’ ve sonrası ses ve renk cümbüşü ya da hayatın kenar süsü: ‘Dışarıda renga dışarıda /  Renga içerde her yerde’ Dünya sevmiyorsa bizi bu umurumuzda olamaz çünkü Renga da renga!

Kendine yeten hayata karşı minnetsiz dünyaya karşı müdanasız bir şairin mutlaka hayatın yüzüne karşı söyleyeceği daha çok şeyler olacaktır. O halde gürültüyü keselim ve şairi dinlemeye devam edelim.

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - Renga Üzerine / Turan Karataş Yazısı

 

 

 

Kapkara fetişleri Amerika'nın

Turan Karataş, Yeni Şafak Kitap, 02.01.2008

 

 

Vural Kaya'nın yeni kitabı Renga'daki şiirlerine hayatın neyi var, neyi yok dahil edilmiş. "Bu yaşamak denilen kalp parayı/ Bu yeni sürüm hayatı onaralım" istiyor şair. Elbette doğru düşünüyor.

Kapkara fetişleri Amerika''nın

İlk kitapları daha bir dikkatle okumaya çalışırım. Umut kırıcı olmamak için. Yanılgı payımı aza indireyim diye. Çünkü, ilk kitaplar masumdur. Tüm eksikliklerine, kusurlarına karşın güzel bir yanları bulunur. Ümit ve heyecan kaynağıdırlar. Geleceğin tohumunu kalplerinde taşırlar. Vural Kaya'nın ilk şiir kitabı Renga'yı da (Ankara: Ebabil Yay., 2007) bu ön kabullerle okuyorum. Dönüp bir daha okuyacağım ürün arıyorum. Peyami Safa ne diyordu: "Yüz defa, bin defa okumadığım şiire şiir demem." Bazı dizeleri (yahut satırları) görmezlikten gelmek insafsızlık olur. "Satır" deyişim, "dize"nin bu metinlerde kimi niteliklerinden uzaklaşmış olmasındandır. İyi ki, dize yerine konan satırlar, ağırlıklı/ bütünlüklü anlam birimi oluşlarını ve tınılarını yer yer koruyorlar. Sekiz 'uzun şiir' var Renga'da. Bazıları epeyce uzun, rakamlarla bölümlere ayrılmış. Bir sayfada başlayan ve biten tek metin "Kapkara Fetişleri Amerika'nın". Şiirin son üç dizesi bir öfke patlaması adeta. Düşünüyorum da, bu dizelerin muhatabı sadece "Amerika" değildir. Yeryüzünün her yanında zulmedenler bunlardan nasibini alacaktır/ almalıdır.

Fakat ellerinde İncil'le girmediler bu defa toprağıma

Ellerinde çiş torbaları ellerinde kara kapkara fetişleri;

Amerikanın piçleri amerikanın piçleri amerikanın (s. 38)

Renga'dan zihnimde kalacak; dilimde dönenip duracak olan bir şiir var mı? Son kararı zaman verecek. Vural Kaya da, kuşaktaşları gibi dağınık, özü bulanık, her şeye ilişebilecek şiirler yazıyor. Zaman zaman değiniyoruz, şiir söylenmiyor artık yazılıyor diye. Düşüncem o ki, şiir söylenmeli ilkin. Sonraki iş yazıya geçirmek. Bu unutuldu çoktan. Söylenmeden yazılıyor şiir. Dahası ve kötüsü "avlanıyor" şiir! İşi gücü şiir kovalamak ve avlamak olan şairler çağındayız desem abartmış olur muyum? Hâlbuki şiir, şaire kendini buldurmalı. Sonra şairin emeğine sıra gelmelidir. Kanaatimce iyi/ doğru olanı böylesidir. Vural Kaya'nın şiirlerine hayatın neyi var, neyi yok dahil edilmiş. "Bu yaşamak denilen kalp parayı/ Bu yeni sürüm hayatı onaralım" istiyor şair. Elbette doğru düşünüyor. Ama "Diktatör resimlerden tuvalet kâğıtları" yapmak, bu onarım için yeter mi? Ya da "Liberalleri yumurta yağmuruna tutmak"... Sıkıntı şurada; hayatın açmazları güncel tozlarıyla dile getirilince şiirin açmazlarına dönüşüyor. "YOKSA BU SEKRETERYASI BOZUK DÜNYANIN / KAPI KULU MUYUZ" (s. 44) dizelerini bu bağlamda yeniden okuyabiliriz.

Bugünkü şiirimiz postmodern bir kaosa benzemektedir. Yer yer içinden çıkılmaz bir karışıklık arz ediyor. Bu tarafıyla yazıldığı çağa benzedi denebilir. Bir de şu, bugün şiir diye yazılan metinlerde çok şey var, ama az şey söyleniyor. Vural Kaya'nın yazdıkları bunları düşündürdüğüne göre, bunlarda da söz konusu kusurlar var demektir.

İmge ve ironi, günümüz şairinin, bugünkü şiirin iki cankurtaranı. Hızır gibi yetişiyorlar. Olmadık yerde, vakitli vakitsiz şiire buyur edilip başköşeye konduruluyorlar. Gerektiği zaman, gerektiği yerde, yeteri miktar kullanılmasına sözümüz yok. "Z******* Vermesin Allah..." şiiri kopkoyu, gür bir ironi ormanı. Hayatın dikişlerini söküyor; ipliğini pazara çıkarıyor bir bakıma. Hallaç gibi savuruyor yaşananların neyi var neyi yok. İnsanın kendini yani aczini unutup haddini aşmasını öyle bir güzel söylüyor ki; "Helâda iki büklüm olmuşluğuna aldırmadan" tanrılığa heveslenmesini dahası soyunmasını kınıyor çok haklı olarak. İnsanın bu azgın hâli, maalesef çağın vebasıdır. İnsanı, bu azgın ihtirası yok edebilir...Tam da bugünkü yaşamın ritüelleştirdiği hâllere denk düşen hoş buluşları var şairin. Söz gelimi, "çok ilerde olacaklar için sesini, sinini, sinesini düzelten" kadınlar için birkaç uyarı:

Bir: Kadın neyi çekip çevirse/ içinde kendi ölüsü...

İki: "Sesi/ sinesi ve nesnesiyle kadın" olmak yetmez.

Üç: Saçlarını rüzgâra salıp dişiliğini parlatmamalı.

Elbette, bugün birçok kadının seline kapıldığı tekdüze bir yaşamın hava baloncukları var. Bunlar da dile getirilmeli: Zayıflama çayları, kekler kurabiyeler, aldatma hikâyeleri, moda dergileri...

"Renga"nın bir anlamı; özel ya da belirlenmiş bir karşılığı var mı derken, bir dostum imdadıma yetişti. 'Renga'nın, Japonca bir kelime olduğunu ve 'şiir dizisi' anlamına geldiğini; Japonya'da eski zamanlardan beri kullanılan bir şiir türü olduğunu bu vesileyle öğrenmiş oldum. Kitaptaki şiirlerden hareketle renga'yı "Gönlü endamlı bir dünyaya kabaranlar"a teselli şarkısı; "Kolları kornişlere asılı kalmış erkekler"e bir kurtuluş/ direniş nefesi; "Camilerin önünde iki dilli müminler"e uyarı levhası; "Uçkuru elinde metresler" için bir kınama kılavuzu sayabiliyorum.

Yukarıda da görüleceği üzre, şiirlerdeki bazı dizeler (satırlar) büyük harfle yazılmış. "Dikkat buyrulsun" diye midir? Günümüz şiirindeki bu kabil özel işaretlerin/ tasarrufların anlamını çıkarmak kolay değil. Vural Kaya, buluşlarını, hayattan aldığı işaretleri daha derli toplu, çarpıcı/ etkili, tozlarından temizlenmiş hâliyle sesi ve ışıltısı olan metinler hâline getirebilirse, iyi şiirler okuruz kendisinden. Renga'yı ilk olmanın masumiyetiyle selamlıyoruz.

Hâmiş: "Aşık atmak" deyimi niçin ısrarla ve yanlış biçimde "âşık atmak" yazılmış? Bu şairin tercihi olamaz/ olmamalı. Kitabın "yayın editörü gerekli dikkati göstermiyor" diyebilir miyiz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - Renga Üzerine / Atilla Yaramış Yazısı

Atilla Yaramış
Medeniyet yolunda bir şair ve bir öykücü...

 

 

Atilla Yaramış, Milli Gazete, 26. 06. 2007

 

Bir medeniyeti var eden ve ona “dirilik” bahşeden sütunların en heybetlilerinden biri de, kuşku yok ki edebiyattır. Onsuz hiçbir medeniyetin var olması ve yaşaması mümkün değildir. Hatta çekirdekleri  “küfür” olanlar bile böyledir. Hugo’suz, Kafka’sız, Zola’sız bir Batı medeniyeti düşünülemez. Aynı şey bizim için, yani merkezine “vahdet”i koyan bir medeniyet için de geçerli. Mevlana, Galip, Akif, İkbal olmasaydı acep ne olurdu?

Bugün, İsmet Özel’in şiire biçtiği görev ve değer, edebiyatın, medeniyet açısından ne denli büyük bir yere sahip olduğunu en güzel şekilde açıklamaktadır.

Yaptığı işin büyük bir “yük”ü sırtlanma olduğunun farkında olan iki ismin yeni çıkan kitapları hakkında kısaca bahsetmeye çalışacağız bu yazımızda. Birisi şair Vural Kaya’nın Renga’sı, diğeri ise öykücü Abdullah Harmancı’nın Yerlere Göklere’si.

Renga

1995’ten bu yana çeşitli dergilerde şiirlerini yayımlayan Vural Kaya’nın ilk kitabıdır. Ancak şair bu kitabına, sadece son iki yılda yayımladıklarını almıştır. Bu şiirler, daha evvelkilerden birçok yönüyle farklıdır. Öncekiler, “lirik damarı” kabarık, imgeci yönü ağır ve kısa şiirlerken, Renga’dakiler, daha siyasi, öncekilere kıyasla imgeden arınık ve uzun şiirlerdir. Eski şiirlerini ilk kitabına almayan şair, demek oluyor ki, Renga’dakilerle bilinmek istemektedir.

Kitabın isminin, içerisinde yer alan “Renga Renga” başlıklı şiire dayanılarak verildiği anlaşılmaktadır. “Renga”, kökü Japon edebiyatına uzanan, karşılıklı şiir söyleme sanatı anlamına gelmektedir. Bu, bizdeki “âşık atışmaları”nı anımsatmakla beraber, onun aynısı değildir. Vural Kaya, Türk dili ve şiirinin imkânlarını kullanarak, renganın “bizce”sini yazmıştır.

Kitaptaki şiirlerin en belirgin yönü, siyasi bir duruş sahibi olmalarıdır. Türkiye ve dünyada gerçekleşen olaylar ve var olan durumlardan bahsetmekten çekinmeyen şiirledir bunlar. “Koro halinde “aldatmak” okunur bu ülkede / Sevgilim şaşıp kalalım haydi seninle, / Banka dekontlarından ayraç yapalım / Diktatör resimlerinden tuvalet kâğıtları / Liberalleri yumurta yağmuruna tutalım / LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ / LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ.” Mısraları buna bir örnektir.

Renga’daki şiirlerin bir diğer ortak yönü ise, bütünde bir “ses”in olmasıdır. Bu, kimi zaman yinelemelerle sağlanmışken, kimi zaman ona ihtiyaç duyulmadan sağlanmıştır. Bu ses, şiire bir “müzik” katarak, onu okunur kılmaktadır. Okunurdan kastımız, şiirin kendisinin devamını getirmesidir.

 

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/2/2008 - Karagöz Edebiyat / Şiir Temaşa Dergisi

 

 

İki aylık şiir ve temaşa dergisi Karagöz, Hakan Şarkdemir’in yönetiminde yayın hayatına başladı.
“Genç Şair, İki Gözüm!” başlıklı Perde Gazeli’yle açılan dergide Oğuz Karakaş, Evren Kuçlu, Serkan Işın, Ahmet Murat, Hakan Şarkdemir ve Osman Özbahçe’nin şiirleri yer alıyor.

Şiirlerin peşinden derginin Fasıl sayfaları başlıyor. İlk fasıl, “Genç Şair, Geber!” adını taşıyor. Editörlüğünü Serkan Işın’ın yaptığı fasıl, Işın’ın, “Şair Olma, Şair Kal ya da Eh Öleceksin Zaten?” sunuşuyla açılıyor. Ardından Hakan Şarkdemir’in gençlik kavramını teorik açıdan ele alan “Mükemmel Acemilik” yazısı ve bu kavramın tarihsel arka plânını sunan, Abdurrahman Çelebi’nin “Soylu Genç Şiire İlham Verenler” adlı yazısı geliyor.

Muhavere bölümüne, henüz ilk kitabını yayımlamış ya da ilk kitabın eşiğinde duran şairler konuk ediliyor. Zeynep Arkan, Oğuz Karakaş, Vural Kaya, Evren Kuçlu, Ömer Şişman ve Yusuf Uğur Uğurel kendilerine yöneltilen “gençlik ve şiir” sorusunu nasıl algıladıklarını anlatıyorlar.

Muhavere’yi Osman Özbahçe’nin geçtiği Ara Fasıl takip ediyor. Özbahçe, “Yeniliğin Şartı” başlıklı yazısında günümüz dergilerinde şiirleri yayımlanan 30 civarında “genç” şairin şiirlerini inceliyor.

Temaşa adlı bölüm, gazete ve dergi yazılarından tanıdığımız Murat Zelan’ın ilk hikâyesi, “Aydan Gelen Maymun” ile başlıyor ve Emine Erdoğan’ın “Gölgeler Nerden Gelir?” isimli kısa oyunuyla devam ediyor. İbrahim Tenekeci, “Çileğe Çıkmak” isimli gezi yazısıyla, Hasan Akay “Ebrû Çarpması!” başlıklı denemesiyle dergiye katılıyor. “Kapıları Açmak” başlıklı yazısında Ali Görkem Userin, usta hikâyeci Mustafa Kutlu’nun son kitabını okuyucuya tanıtıyor. Evren Kuçlu, Vural Kaya’nın ilk şiir kitabı, Renga’yı değerlendiriyor.

Kıraathane ise derginin okuma köşesi, bu bölümde, Samed Karagöz ve Ercan Yıldırım, son dönemde çıkan bazı kitapları tanıtıyorlar. Derginin bir yıllık programının tanıtıldığı Sonraki Fasıllar’ın ardından Karagöz, Serkan Işın’ın, Orhan Kahyaoğlu’nun son kitabı Rahimdeki Ot’u eleştiriye tâbi tuttuğu “Rahimdeki Ot Yazısı” başlıklı eleştiri yazısıyla son buluyor.

İki ayda bir yayımlanması plânlanan Karagöz’ün bundan sonraki sayılarının dosya konuları da belirlenmiş. Buna göre dergi bundan sonra yayımlanacak sayılarında “Türk Şiiri’nin Tabuları”, “Yeninin İmkânsızlığı: Mevcut Şiir Arayışının Dışında Yeni Arayışlar”, “Manifestosuz Şiirler”, “Teknoloji Bunun Neresinde?”, “Edebiyat Ortamı Neyin Ortası / Günümüz Şiirinin Ortalaması” gibi dosya konuları okur ile buluşacak.

İLETİŞİM:

karagoz@ebabilyayinlari.com
hsarkdemir@ebabilyayinlari.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

şiir ile herkes

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım

hayriyeunal
zezeyim
durancetin1
mehmetsolak