Doksanlardan Doksana Gelenler
Doksanlardan Doksanlara Gelenler
Vural Kaya
Günümüz şiirinde önemli yerler tutan şairler, doksanlı yıllarda şiirlerini merkez dergilerinde yayımladılar. Bu dergilerde hayat buldular. Zamanla buralardan koparak kendi kuşaklarının dergilerini çıkardılar. Bu dergilerle kendi dergicilik anlayışlarını geliştirdiler.
Şiir üzerine düşünmek bu dergilerin en önemli özelliği oldu. Şiir üzerine söz söyleyebilmenin, şiirle ilgili tartışmaların ve hepsinden önemlisi şiiri her şeyin merkezine almanın adresi oldular. Türk şiirinin temel meselelerine aklı başında öneriler getirdiler. Kendilerinden sonrakilerle bağlarını da bu dergilerle kurdular. Hemen hiçbir “doksan kuşağı” dergisi yok ki yönetmeni şair olmasın. Merkez dergilerinin aksine şairler bu dönemin kaderini belirlemede önde durdular. Şiiri bir adım öteye götürme çabalarıyla Türk şiirine katkı sağladılar ve ortamın seyrini belirlediler.
Bu dergilerde kısa zamanda geçimsizliklerin baş göstermesi gibi sorunlar görülse de merkez dergilerinin yaşadığı “şuur kaybı”na yakalanmadılar. Bu en büyük artıları. Geçimsizlik meselesine gelince, kabuk çatlatmak zordur. Şiirde yeni arayışların önünü açmaları, şiir üzerine düşünüşün ilerlemesi, şiiri şairanelikten ve şiirimsilikten kurtarmaları, daha geniş ufuklar tembihlemeleri bakımından oluşum dergileri her hâlükârda önemlidir. Önemleri de giderek artacaktır.
Bu yazıda, özellikle Türk şiirinin temel meselelerine eğilmeyi prensip edinmiş, gençlerle şiiri konuşabilmiş, sayıklamayı değil konuşmayı öncelemiş, şiiri can damarından yakalayabilmiş ve seçebilmiş, bu anlamda niteliklerini sergilemede maharet gösterebilmiş dergileri kısaca dile getirmeye çalışacağız. Kimi oluşum dergileri toplanmayı, bir arada olma gayretini önde tuttu. Kimileri de şiirlerindeki benzerlikleri, manifestoları esas aldı. Toplanmayı öne alan dergiler farklı şiir anlayışlarına da yer verdi. Doksandan gelenlerin dergileri birbirlerini hırpalamak konusunda da ilgi çekici oldular. Bu her zaman şiiri merkeze almak anlamına mı gelir? Hayır. Kişisel husumetler, kıskançlıklar, “ben”in “hep ben” kalması ötekinin ötekilerden de ötekiye düşmesini arzulayan ve hatta varoluş nedenini husumete dayandıran anlayışlar da görüldü. Ama olsun. Önemli olan yarının şimdi hakkındaki kararı.
Merdiven Şiir
Ali Ural yönetiminde iki dönem çıktı. İlk döneminden sonra ikinci döneminde daha canlı bir yayın hayatı oldu. İsmet Özel’in şiirlerini Merdiven Şiir’de yayımlaması bu canlılığın sebeplerinden biriydi. Şiir dergisi olması bakımından önemliydi. İkinci dönemde işlediği dosyalarla öne çıktı. Dosya konuları belirli bir bağlamdan uzaktı, farklı farklı yörüngelerde gezdi.
Merdiven Şiir, yeni ve kendine ait bir kadro yerine şiirde rüştünü ispat etmiş şairlerle çıktı. Ayrıca Ali Ural’ın doksandan gelenlerin şiir kitaplarını yayımlaması önemli ve görülmesi gereken bir hâdiseydi.
Şehrengiz
Şehrengiz, Kasım 1996’da İcabi Akçaoğlu idaresinde yayınlandı. Yayın yönetmeni Üsame Gün’ün edebiyatta bir yeri olmadığı için İcabi Akçaoğlu idaresinde diyorum. Şehrengiz’de ikiye bölünmüş bir hâl var gibiydi, İslâmî edebiyat mı, iyi edebiyat mı sorusu arasında kalmışlık, yani bir ikircik vardı.
İcabi Akçaoğlu, Hakan Şakdemir, Murat Menteş ve Hakan Arslanbenzer’in gayretleri derginin doksanlar bahsi açılınca kendine bir yer edinmesini sağlıyor. İbrahim Tenekeci’nin “Üzgünlükler”inin, Süleyman Çobanoğlu, Şaban Abak, Murat Menteş, Hakan Şarkdemir gibi şairlerle şiirleri üzerine söyleşilerin bulunduğu bir gençlik dergisi Şehrengiz. Emine Pakdil dergide epey görünmesine rağmen, Sinan Ertay, İlker Jandar gibi, o gün için derginin önemli şair ve yazarları olan pek çok isim ne yazık ki bugüne kalamamış.
Hakan Şarkdemir’in “Rüyanın Kardeşi Şiir” ve “Nüans Öldüren Şiir”, 4. sayıdaki giriş yazısı, Murat Menteş’in “Şiir ve Uyuşturucu” ve muhtemelen İcabi Akçaoğlu’nun “Şuara Suresi Tartışmalarına Bir Katkı” başlıklı yazıları dikkat çeken yazılar. H. Salih Zengin’in çocuk şiirine yaklaşan şiirleri, arka ve ön kapak fotoğrafları ve dergide sıkça görünen; ama bugüne kalmayan pek çok şair işe bir samimiyet katmış.
Edebiyat Ortamı
1997’de Ali K. Metin’in yayın yönetmenliğinde 12 sayı 1 yıl yayımlandı. İlk döneminde Arif Ay, Ali K. Metin, Mustafa Aydoğan, Hicabi Kırlangıç, Levent Sunal, Mehmet Erdoğan, Osman Özbahçe, Murat Güzel, Ali Emre, Ali Celep, Mustafa Celep, M. Âkif Kuruçay, Suavi Kemal Yazgıç, Kâmil Aydoğan ve Ömer Çiğdeli yazı ve şiirleriyle dergide görünen imzalar arasındaydı.
Edebiyat Ortamı, Mart 2008’de ikinci döneminde 1. sayıdan itibaren Mustafa Aydoğan’ın yayın yönetmenliğinde yeniden çıkmaya başladı. Arif Ay, Mustafa Aydoğan, Erdal Çakır, Gökhan Özcan, Turan Karataş, Ali Çolak, Sadık Yalsızuçanlar, Yusuf Turan Günaydın, Hicabi Kırlangıç, İrfan Çevik, Evser Ölüç, İbrahim Eryiğit bu dönem en çok öne çıkan şair ve yazarlar.
Mizan
Mayıs 1999’da, 2 aylık bir periyotla çıkan Mizan’ı Emre Sururi, Mehmet Batur ve Serkan Işın kurdu. 11 sayı devam eden derginin iskeletini “Doğu-Batı meselesi” oluşturdu. Derginin matbu olarak yayınlanmış sayıları yanında, sadece elektronik ortamda yayınlanmış sayıları da bulunmaktadır. “Nadja, Trajik Melez, Heavy Metal, Kırlangıç mı Bumerang mı” gibi sayıların ardından derginin yayın süreci sekteye uğradı. Bir süre Mehmet Batur, Fatih Altuğ ve Serkan Işın tarafından çıkartılan derginin son matbu sayısı “Yazı: Antropolojik Bir Savaş Aleti” başlığı ile yayınlandı.
Mizan, aralarında Necib Mahfuz, Ihab Hassan, Ahmet Hamdi Tanpınar, George Bataille, Michel Butor, Tevfik El Hakim vb. gibi bir çok yazarı sayfalarına konuk etti. Derginin söylem alanının kalabalıklığı, dergiyi çıkartan ekibinin yazı hayatındaki inişli çıkışlı seyri, derginin söylem alanını ve iddiasını daralttı. Dergi uzun bir zamandır yayınlanmamaktadır.
Zinhar
Zinhar, Mayıs 2004 tarihinde yayınlanmaya başladı. Derginin kurucusu Serkan Işın’dır. Matbu olarak yayınlanan 4 sayıdan sonra dergi internet ortamında başlayan yayın hayatına orada devam etmeye karar verdi. Derginin 3. sayısının alt başlığı olan PoetikHars, www.poetikhars.com adresinde, derginin yeni adı ve çerçevesi oluşturuldu. 2003 yılında www.zinhar.tk adresinde yayınlanmaya başlayan Zinhar dergisi, matbu sürece girmeden önce, yazınsal deney ve şiir konularına ağırlık veren bir yayın çizgisi izlemiş ve dergi nihayetinde son yıllarda adını “görsel şiir” konusundaki çalışmalarda öncü dergi olarak kabul ettirmiştir. poetikhars.com adresi görsel şiir konulu tartışmaların ve görsel şiir örneklerinin yayımlandığı tek Türkçe internet sitesi olarak yayın hayatına devam etmektedir.
Atlılar
Ocak 2000’de Hakan Arslanbenzer, Mehmet Erdoğan, Hakan Şarkdemir, Selçuk Orhan, Ali K. Metin, Hayriye Ünal, Murat Menteş, İcabi Akçaoğlu gibi isimlerle yayın hayatına atılan dergiyi Hakan Arslanbenzer yönetti. Hakan Şarkdemir’in şiir editörlüğünü yaptığı dergi modern epik şiiri savundu. Özellikle, Eser Gürson, Mehmet Erdoğan, Fatih Altuğ, Selçuk Orhan, Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe, İcabi Akçaoğlu, Hakan Arslanbenzer, Hayriye Ünal ve Ali K. Metin’in yazar olarak katıldığı Hüseyin Cöntürk dosyasıyla tanındı ve bu dosya edebiyat dünyasının Hüseyin Cöntürk’ü yeniden hatırlamasını sağladı.
Türk şiirinin önemli meselelerini tartışan güçlü bir kadroya sahip dergi 9. sayısındayken Haziran 2001’de kapandı. 3 yıl sonra 16 sayfalık bir fasikül olarak tekrar çıkmaya başladı. İkinci döneminde tek kişilik bir dergi görüntüsüne bürünen Atlılar, ilk döneminden oldukça farklı bir kimliğe büründü. Dergide yukarıda isimleri sayılan şairlerden sadece Hakan Arslanbenzer kaldı.
Kırklar
Kırklar’ın günümüz şiirinde emeği var. 2000lerin başından başlayarak 2005’e kadar yayınına devam etti. Kendi oluşumu içerisinde genç kuşak şairler yetiştirdi. Kırklar’dan sonra çıkan Kırknar ve Derkenar isimli dergileri de aynı ekip ve aynı anlayış çıkardığı için bu dergileri de Kırklar başlığı altında değerlendireceğiz. Kırklar iki dönemli bir dergi. Dergiyi ilk döneminde İbrahim Tenekeci ve Hüseyin Akın (yayına hazırlayanlar), İsmail Kılıçarslan (şiir editörü), Suavi Kemal Yazgıç (hikâye editörü), Levent Dalar (eleştiri) yönetiminde beş şairden oluşan bir ekip yönetti. İkinci döneminde bir dönem şiir editörlüğünü Ahmet Murat, hikâye editörlüğünü Selçuk Orhan yürüttü.
Kırklar, şiir meseleleri üzerine metinler de yayınladı. Fakat bu metinler belli bir plân dahilinde yayımlanmadı. Kırklar’da dağınık bir üslûp hâkimdi. Belli bir plân dahilinde çalışmalar yapabilse Kırklar’ın vazgeçilmezlik değeri daha da yükselirdi. Fakat genç bir ekibin şiirde ilerlemesine büyük katkı sağlaması bakımından önemli bir dergidir. Aynı ekip Kırknar ve Derkenar dergilerinde de sistem ve anlayışlarını sürdürdüler. Bu bakımdan farklı zamanlarda yaşasalar da bu dergiler kardeş dergiler olarak hafızalarımızda yer edindi.
İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın, Ahmet Murat, Ömer Aksay, İsmail Kılıçarslan, Ali Emre, Âdem Turan, Esra Kocaman, Furkan Çalışkan, Mustafa Akar, Ali Kozan, Emine Edibe, Ahmet Edip Başaran, Cihad Şahinoğlu, Emel Doğan, Mehmet Şah Erincik, Atakan Özen, Ünsal Ünlü, Alper Gencer, Bahadır Cüneyt, Hakan Şarkdemir, Said Yavuz, Mustafa Uçurum, Hüseyin Atlansoy, Hüsrev Hatemi, Nurettin Durman Kırklar’da şiir yayımlayan şairler.
Hayriye Ünal’ın “Sectiond’or: Cemal Süreya Şiiri”, Furkan Çalışkan’ın “Şiirde İmge ve Sinema”, Mustafa Akar’ın “Seksenli Yıllarda Yazılan Şiir”, Emine Edibe’nin “Sonsuzun İki Ucunda: Turgut Uyar ve Borges”, Said Yavuz’un “Yüzün Poetikasına Giriş”, Yakup Altıyaprak’ın “İkinci Yeninin Kolejli Yüzü: Ülkü Tamer”, Hüseyin Akın’ın “Necip Fazıl Şiirini Kısa Bir Okuma Denemesi” Kırklar’da öne çıkan yazılardan bazılarıydı.
Kırklar’ın devamı olarak çıkan Kırknar’da eleştiri Kırklar’daki kadar öne çıkmadı. Hüseyin Akın’ın yönettiği dergide İbrahim Tenekeci, İsmail Kılıçarslan, Zeynep Arkan, Mustafa Celep, Alper Gencer, Furkan çalışkan, Ünsal Ünlü, Mustafa Akar, Ahmet Edip Başaran, Mehmet Şah Erincik şiirleriyle dikkat çektiler. Dergide Türk şiirinin meselelerinden ziyade kitap tanıtımı, deneme, değini türünde yazılar öne çıktı.
Ocak 2004’te Seyfullah Aslan yönetiminde yayın hayatına başlayan Derkenar, 6. sayıya kadar disiplinli bir dergi değildi. 6. sayısında başlayan toparlanma, 10. sayıdan itibaren kendini hissettirdi. Hüseyin Akın, Furkan Çalışkan, Mustafa Akar, Ahmet Murat, Cihan Aktaş, Ali Emre, Said Yavuz, İbrahim Tenekeci, Kâmil Yeşil, Ömer Aksay, Abdullah Harmancı, Ünsal Ünlü, Atilla Yaramış, Ahmet Edip Başaran, İsmail Kılıçarslan, Mehmet Şah Erincik, Berat Demirci, Ayhan Demir, Osman Toprak gibi şair ve yazarlarla adından söz ettiren bir dergi oldu.
Kökler
Kökler, Osman Özbahçe yönetiminde, üç aylık edebiyat dergisi olarak yayımlandı. 12 sayı sürdü. Nisan 2003’ten Haziran 2006’ya kadar 3 yıl çıktı.
Osman Özbahçe, Kökler’de yazdığı yazılarla, günümüz şiirinin konuşma üzerine kurulması gerektiğini ısrarla vurguladı. Konuşmanın ayrılmaz unsuru olarak, şiirde konuşan öznenin konuşmaya paralel güçlendirilmesi gerektiğini savundu. “Böylece şiirin sunduğu kişilik ya ortadan kalkmakta ya da iyice silikleşmektedir,” diyerek günümüz şiirinin ethos ve pathosu birleştiren bir damardan akması gerektiğini ileri sürdü. Modern şiir algısını ethos ve pathos kaynaşması üzerine kurdu: “Fakat bir şekilde böyle bir dengeden veya bu iki damarın bir şiirde toplaşmasından da söz etmek istiyorum. (…) Örneğin, İsmet Özel’in şiiri bağlamında, ethos temeline oturtulmuş bir pathos damarından söz edilebilir. (…) Modern şiir ethos ve pathos şeklindeki tanımlamadan hareketle veya bu mesele etrafında dönmekle ulaşılacak hususları bünyevi bir güce dönüştürebilmek hususunda en etkili zemindir. (…) Bu kopuklukların sebebi Ali Celep’in şiirlerinde konuşan öznenin yeterince güçlü bir kişiliğe sahip olmamasıdır. (…) Konuşmanın bütünlenmesi için (kusursuz konuşma) konuşmanın, bünyesinde şiirin üç sesini de barındırması gerekir. (…) Şairin eli sesler arasındaki sınırı kaldırabilmelidir. Bir ses öteki seste ergimiş, artık ayrıştırılamaz bir hâle getirilmelidir; çünkü modern şiir bir sentezdir. Çağımız bir şiir türüne sıkıştırılabilecek bir çağ değildir. (…) Bunun teknik şartı seslerin birbirine nüfuz edebilmesidir. Bunun için konuşan öznenin olabildiğince somutlanması gerekir. (…) Bugün için, şiirde konuşan özne kendi kendine de konuşsa, bir topluluğa da konuşsa konuşması bir topluluğa konuşmadır. Ben diyerek konuşan veya kendi kendine konuşan bir öznenin konuşması bir kahramanın konuşmasına tekabül edebilir. Hatta günümüz şiirinde kendi kendine konuşma öyle bir konuşmadır ki gerçekte bu konuşma herkese yapılmış bir konuşmadır.” (Kökler, sayı 4-5, Ocak 2004) “Modern şiir, türleri ortadan kaldıran değil, türleri birbirine yaklaştıran değil; bütün türlerden beslenen ve kendi düşüncesiyle gelen yepyeni bir mantıktır.” (Kökler 9, Nisan 2005)
Kökler’de, yenilik arayışlarının köklerle buluşturulması, karşılığının köklerde aranması çabaları dikkat çekti. Bugünün verileriyle şiirimizin birçok usta ismi değerlendirildi. Ahmet Hâşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Orhan Veli, Turgut Uyar, Nâzım Hikmet… gibi isimler üzerine yazılan inceleme yazıları, İkinci Yeninin safha safha ele alınışı, Metin Eloğlu, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu şiirinin işlenmesi, bugünkü şiire gelen çizginin tespiti ve netleştirilmesi, Kökler’i ismiyle müsemma kılan bir başka yönüdür. Bu çerçevede Kökler’in en belirgin yeri ve ayrıcalığı, uzun, oylumlu eleştiri-inceleme yazılarına yer vermesi. Türk edebiyatında belki de Kökler’e gelinceye kadar hiçbir kuşak dergisinde görülmemiş derecede etraflı metinler bu dergide yayımlandı ve bu metinler yazıldıkları bağlam içinde seçkin metinler olma özelliğine sahiptir.
3. sayısında “Devamsızlar” dosyası yaptı. Şiir yayımladıkları dönemlerde ses getirmiş; fakat sonraları görünmeyen şairlerin yeni şiirlerinden örneklerle şimdi neden yazmadıklarını soruşturdu. Osman Konuk’un muhteşem dönüşü meselâ Kökler’le oldu. Dosyayla Hüseyin Atlansoy, Osman Konuk, Şaban Abak, İlhami Atmaca, Ayhan Kurt, İbrahim Kiras, Hakan Albayrak, Hakan Şarkdemir, Ahmethan Yılmaz tekrar şiire davet edildiler. Denemede Mehmet Erdoğan’ın öne çıktığı dergide, Gökhan Özcan, Abdulah Harmancı, Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Rabia Gülcan, Mehmet Harmancı, Nihan Kaya, Ahmet Sait Akçay, Meral Afacan gibi isimlere yer vermesine rağmen hikâye en başarısız yönüydü.
Kökler’in bence unutulmaz yazılarından birkaçını burada anmak gerekir: Osman Özbahçe’nin, “Ölüm İdi Kolaya Yenen Kişiyi” (İsmet Özel’in “Ölüm Kere Ölüm Ölüm Kare” şiiri üzerine, sayı 1) başlıklı yazısı eleştiri alanında ender şiir yazılarından biridir. İbrahim Demirci’nin, “Kendini Ateş Sanan Kül: Ahmet Hâşim” (sayı 2) adlı inceleme yazısı; Hakan Şarkdemir’in, Türk Şiirinde “Modern Epik Şiir Geleneği” (sayı 7) başlıklı çok önemli incelemesi; Murat Güzel’in, “İktidar ve Nesneleri” (sayı 9) ve “Günümüz Şiirinde Yenilik Fikri” (sayı 12) başlıklı başyazıları; aynı şekilde Hakan Şarkdemir’in gündem belirleyen “Mükemmel Kısa Şiir” (sayı 10) başlıklı başyazısı; Ali K. Metin’in Attilâ İlhan (sayı 4) ve Metin Eloğlu (sayı 8) incelemeleri; Hayriye Ünal’ın Sezai Karakoç’un, “İnci Dakikaları”nı işleyişi (sayı 11) ve Osman Özbahçe’nin, “Türkiye’nin Hayatı” (sayı 12) adlı yazısı bence bilhassa önemli metinlerdi.
Ücra
Ücra’nın ikinci dönemi 31. sayıdan devam ederek, iki aylık bir periyotla yeniden başladı. Önceden olduğu gibi, bu dönemde de dergiyi Murat Üstübal ve Bülent Keçeli çıkarıyor. Yeni dönem logosu da Serkan Işın’dan.
Osman Erkan, İlhan Kemal, Enes Özel, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Murat Üstübal, Bülent Keçeli, Görsel İşleriyle Derya Vural ve Mehmet Cihat, Hasan Karayel, Yavuz Altınışık, Mithat Çelik, Nazmi Cihan Beken, Sinan Ulakcı, Evren Kuçlu, Saba Kırer Eylül 2009’da başlayan yeni dönemin ilk sayısındaki şairler. İlk dönemin aksine bu denli katılımın gözetilmesi Ücra adına bir başarı. Aynı şekilde önceki döneminde genellikle iki yazarla sınırlanan yazılarda da bir açılım var. Hayriye Ünal, Celâl Soycan ve Sinan Ulakcı ilk sayını yazarları. Yeni dönemin felsefesi, “iyi şiirde buluşmak.”
Ücra’nın şiir anlayışı geçmişte yer yer tartışma konusu oldu. Tekâmüle dönük adımları bazen deneycilikle eşlendi. İlk döneminde Murat Üstübal, Bülent Keçeli, Aziz Kemal Hızıroğlu, Süleyman Aytaç, Baran Esmer, Yılmaz Cemgil, Serkan Işın, Mehmet Öztek, Efe Murat, Utku Özmakas, Mithat Çelik, brşzgr, Hamza Çelikel, Zeki Karaaslan, İlhan Kemal, İlhan Berk, Ahmet Güntan, Mehmet Sarsmaz, Ali Özgür Özkarcı gibi isimler yer aldı.
Kertenkele
16. sayısına ulaşan Kertenkele’yi Muammer Yavaş yönetiyor. Özellikle 10. sayısından itibaren ciddi eleştiri yazılarıyla bir atılım içinde. C. Ali Ahmet ve Mustafa Celep’in günümüz şiiri ve şairleriyle ilgili yazdıkları yazılar ilgiyle okunuyor. Serdar Akdağ, Adnan Duran, Muhammet Hüküm, Orhan Tepebaş, Selçuk Küpçük, Mustafa Özdemir, Ali Rıza Güç, Mustafa İjaz, Muhsine Arzu Ayan, Yakup Altıyaprak da değişik konulardaki yazılarıyla derginin eleştiri cephesini güçlendiriyorlar.
Mustafa Celep, Muammer Yavaş, İshak Koç, Mustafa İjaz, Fatih Çodur, Orhan Tepebaş, Ezra Cenker, Murat Şahin, Muhammet Hüküm, Ahmet Çiçek, Şinasi Tepe, Abdülkadir Akdemir, Nihat Ağacıkoğlu derginin öne çıkan şairleri.
Heves
Ali Özgür Özkarcı ve Mehmet Öztek yönetiminde Adana’da çıkmaya başladı. Daha sonra yönetime Ömer Şişman da katıldı. Heves’te farklı şiir anlayışından birçok şair yer aldı. Önceleri birbirine yakın şairlerle yola çıkmış izlenimi verirken giderek genişleme eğilimine girdi. Dönem dönem anlayışında kırılmalar gözlendi.
Heves’in dergi politikası, anlayışı, yayın prensipleri giriş yazılarında dile gelen hususlardan farklı bir yerde duruyor. Yani dergi başka bir şey söylüyor, bu yazılarda başka bir şey söyleniyor. Şiir bağlamında yayımladığı kimi metinlerle doksandan gelenlerin çıkardıkları dergiler arasına katıldı. Genişleme politikası doğrultusunda giderek daha çok sesli olacağı da muhakkak. Merkez dergilerindeki vitrin malzemelerini dergiye taşımak Heves’i nereye götürür, zaman gösterecek bunu.
Karayazı
Karayazı, Adana merkezli bir dergi. Yormayan bir görselliği var. Ersun Çıplak ve Cuma Duymaz yönetiminde Nisan 2008’de, iki aylık bir periyotla yayın hayatına atıldı. “Önsöz”leri derginin karakterini yansıtan ipucu yazıları. Bu yazılara özel bir önem verildiği ortada. İlk sayısında Feriz Şahin, Ali Galip Yener, Enis Akın, Ersun Çıplak, Nemci Zekâ, Celâl Soycan, Cuma Duymaz, Celâl Gür yazdı. İkinci sayıda “Manifestolar Şiirimize Ne Yaptı?” başlıklı bir soruşturma yaptılar. Ömer Aksay, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Bülent Keçeli, Salim Nacar, Murat Üstübal, Osman Erkan, Abdullah Şakalar, Talip Nacar, Mustafa Günay, Öktem Tepe, Serdar Koçak, Bülent Şanlı, Ahmet Bozkurt gibi şair ve yazarların omuz verdiği bir dergi Karayazı.
Karagöz, sayı: 9
Yorum (0) Yorum yaz!
TEDİRGİN VE MUHALİF: VURAL KAYA’NIN RENGA KİTABI ÜZERİNE
"Türkiye’de şiir bize düşünmeyi öğretmiştir. Türk şiiri hangi yönden bakarsanız bakın siyasidir"
(Ahmet Güntan, Parçalı Ham)
"Türkçenin tek patronu halktır"
(Hakan Arslanbenzer, Popülizmin Amentüsü)
Şair, yaşadığı çağın fotoğrafını en iyi çeken kişidir. Çağından bağımsız düşünemeyiz onu. Yaşamasından sanatında kullandığı ve hatta bir dirilik kattığı şiirsel öğelere, imge yapısına, yansıttığı/hisettirdiği anlama, şiirsel bütünlüğün içine yerleştirdiği, bir tazelik kazandırdığı, kullandığı kelimelere kadar, şiir sanatının tüm niteliklerini de ortaya sererek tanık olduğu çağı en can alıcı yerinden yakalayan bütünsü şahsiyete, tamamlanmış özneye biz şair diyoruz. Yakın zamanda şairin içinde yer aldığı çağın siyasete bakan tarafıyla sorumlu ve duyarlı oluşunu ve 2000’ler şiirinde şiirin hangi anlamlara tekabül ettiğini ifade eden ediplerimizin sözlerini okuduk, dişe dokunur yönüyle. Edebiyatta Üç Nokta dergisinin bahar 2009 sayısında Nilay Özer, şiir-siyaset ilişkisine bakın nasıl değiniyor:
"Şiirin siyasetle işi olmaz diyenler büyük ölçüde yanılıyor bence. Siyaset dediğiniz, bu hafta var önümüzdeki hafta yok bir gündem demek değildir. Gelip geçici basit gündem mevzularının peşine düşmek elbette şairin işi değil ama şair yaşadığı yüzyılı belirleyen unsurlardan soyutlayamaz kendini"
Tanzimat’tan günümüze kadar gelen şiiri bir akış, bir ark olarak düşündüğümüzde, ana akışın şiire gerçekçi ve sade, açık seçik ve politik bir şiir olarak yansıdığını ve bu anlamda Arslanbenzer’in genelleyici söylemiyle her şiirin ‘siyasi’ bir şiir, ‘açık veya örtük bir siyasete ait’ olduğunu, ‘imgeci şiirin de örtük manada siyasi bir şiir’ olduğunu düşünmek mümkündür. Sanılanın aksine 2000’lerde imge başat bir rol oynamamıştır. ‘Sıfır imge’yle de şiirler yazılmış, nesnel imgeleme dayalı, daha kanlı canlı, mısraa hakkını veren, somut ve siyasi bilincin keskin ve net ifadelerle yazıldığı bir süreç sunmuştur bize. 80’ler için apolitik bir kuşak olduğu söylenir ama bu yargıyı 90’lar için ifade edemeyiz. 90’lar daha hırçın, sert, protest, ve davranışsal yönü ağır basan, konuşkan bir şiire evrilmiştir. Şairin şiirde yegane amacı ‘güzellik’ değil, ‘özgürlük’ tür artık. Şiirde uzun mısraa dayalı destansılığın ve gündelik konuşma dili temel tutum kabul edilerek cesaretli bir söyleyişle yazılan şiirlerin başlangıç yılını 90’lardan başlatabiliriz. Bu başlangıç modern epik kanalıyla 2000’lere kadar süregelmiş, ana akışın dışında yan kollar olarak çoksesli, barbar, deneysel şiirlerle gelişimini bugüne kadar devam ettirmiştir. Kabul edin veya etmeyin, günümüzde artık halkın yanında bir şiir yazılıyor. 2000’lerde şiirin ve şairin bireyselliğini kıran, popülist yaklaşımdır. Halkçı şiirdir. Burada beliren bir tehlikeyi ifade etmekte bir sakınca görmüyoruz: Popülist şiir yaklaşımında teori ile uygulama arasında bir uçurum, bir fark görülürse, söz konusu şiir yaklaşımı ‘soyut’ ve havada kalacaktır. Bir tasarım mıdır Popülist şiir? Seçkinci / Elitist bir yaşamamız varsa, halka inmek, halkın haklarını, eşitsizliğini, yoksulluğunu dile getirmek, kurgusal olmakla malul olacaktır.
2000’ler bu anlamda Soylu Yenilikçi Şiir’den Popülist Şiire görülen tablo olarak çok çeşitli şiir anlayışlarının tartışıldığı bir zemin, bir düzlem ve bir dönem olmuştur. Bizi bu yazı kapsamında düşündüren şey, ciddi anlamda ilk şiirlerini 2000’lerde yayınlamaya başlayan Vural Kaya’nın Renga adlı ilk şiir kitabının değişik poetik ölçütlere göre okunabilen bir içerikte olması, yer yer Popülist, anti konformist ve protest bir karakter(ıra) taşımasıdır.
"Adam
Yine döndü halkının yanına
Halkının yanında aşağılıklar tuzağı
Oysa mutlu sanırdı
Halkını " (s,11)
Kastımız 2000’lerde teknolojinin ve küreselleşmenin bireyden topluma her şeyi atomize ederek apolitikleştirdiği bir süreçte ‘başka’ bir şiirin, Vural Kaya’nın şiir duyarlığına odakları çekmek, yolu bu yöne çevirmektir. Vural Kaya popülist bir şiir yazmıyor tabi ki. Tedirgin, gerilimli, harekete dayalı ve muhalif bir şiiri var Kaya’nın. İnsanın canından taşan bir şiir. Yapay ve sentetik değil. Bir hayat canlılığı ve tazeliğinde.
Konuşan Özne
Vural Kaya şiirinde konuşan özne, ‘kurye’ şiirinde olduğu gibi anlatımcı (narrative) bir tutumla insanın ( burada bir kadın ve bir adamın ) varoluş serüvenini sancılı bir süreç olarak yaşar. Varoluşsal bir yolculuk adeta. Bu anlamda çokça dile getirilen, 80’ler şiirinin plastik dünyasından seslenmiyor şair, oradan konuşmuyor, oradan söz almıyor. Diri bir konuşması var bu öznenin. Modern öğeler taşıyan bir âdemin macerası. Bu varoluşsal macerada konuşan öznenin şehir hayatını doğrudan kavrayışı, ortaya sermesi var:
"Adam
Evleri taşıdı durdu daha
Adam parkları tıklım tıklım kaldırımları
Otomobilleri sonra
Bir asfaltı tam da yamasından adam
Tutup adam mazgalları perçeminden" (s,9)
Bireysel bir macera değil yaşanan. Varlığa anlam yüklemenin yanı sıra öznenin bir de varlığı kutsayışı var. Kaya’yı bireysel bir içe-dönüşten, bunaltıdan kurtaran, gözünü dışarıya, yaşadığımız zamana, olaylara, nesnelere çevirişi, Zarifoğlu’da gördüğümüz serüven duygusunun mısralar boyunca işlenişidir. Aynı zamanda varlıkların şair tarafından aldığı esaslı anlamdır. Bunalan, sıkılan bir özne yoktur Renga’da. Konuşan öznenin yiğitçe bir konuşması vardır:
"Meyve yedi
Bir kirazı kutsadı meyvelerden
Kuşlardan benekliği
Çocuklardan ahmed’i" (s,10)
Vural Kaya, kötü gördüğü bir şeyi açıklıkla dile getiren bir şair. Kaya’nın bu yönü, onu siyasi şiire yaklaştıran, şiir boyunca konuşmasına gerekçe teşkil eden bir yöndür. Bu tarafı onu muhalif kılan bir taraftır. Nurullah Turan’nın ifadesiyle bir tarafı hoşgörüyse ( kararlılıkla esirgeyen ) bir tarafı da horgörüdür (gerektiğinde sarahatle ortaya koyan ). Yani bu iki yön, bir tavır biçiminde gelişir. Bu tavrın politik bir tavır, politik bir konumlanış olduğunu Nurullah Turan’dan dinleyelim:
"Bu konumlanışın kendine seçtiği merkez, muhalif oluşu nedeniyle şairi, dolayısıyla şiiri(ni) rahat bırakmaz. Kuşkusuz şairin benimsediği dünya görüşüyle ilintili olarak, kitap boyunca anti konformist bir tavrın cisimleştiği görünen bir şey"
Vural Kaya, genele rağbet etmeyen yanıyla anti konformist bir şairdir ve bu onun bu kitapta belirginleşen temel ve siyasi bir tavrıdır:
"MÜMİN YATTIĞI GECELERDEN
DİNLENİK UYANDI ADAM
DİNLENİK UYANDI ELHAMDÜLİLLAH
DİNLENİK AMA MÜMİN Mİ YİNE ? " (s,12)
Risklerle dolu modern bir hayat yaşadığımız için şairin kuşkusunu önemsiyoruz. En nihayetinde direngen, direniş kasları olan bir şiir yazıyor Vural Kaya. Tedirgin bir özne. Kaya’nın bir de şiirinde kendini yer yer hissettiren, belirginleşen bir özeliğine şahit oluyoruz: Eleştiri. Modern hayat eleştirisi. Tebarüz eden bu yön, mısralar boyunca sayıp dökmecilik (envanterizm) tekniğiyle şiirin geneline yayılmış durumda. Modern hayatın göstergeleri çağın duyarlığıyla tekrar tekrar sıralanmış. Kaya’daki bu çağ ilgisi, delişmence gözü pek bir söyleyişle, sert imgeler ve şiir cümleleri hâlinde ifade imkânı bulmuş:
"Zayıflama çayları demlene durdu
Masanın ortasında bir konu
Tam ortada kekler kurabiyeler
Çağına has şeyler
Aldatma hikayeleri, moda dergileri
Mutfaktan gelen buğu
Liste başı bir şarkı bir şarkı daha
Gün bitti" (s,17)
Cesaretin Şiiri
Korkunç bir kendine güveni var Kaya’nın. Yenilginin şiirini yazıyor Kaya, zulme uğramışların şiirini. Ama yine de gerilimli söyleyişiyle sömürge sistemi/egemen dizge karşısında ezilmiş, pasif ve edilgen değildir. Tedirgin ve muhalif.
"1.BENİM HUYLARIM SİYAHTIR
2.BENİM DİPLOMALARIM
3.TANRIM BİLE
4.GÖĞÜM SİMSİYAH ALABİLDİĞİNE
5.GÖZLERİM DAHA BİR SİYAHTIR AMA
BUNU DA GÖRSELER YA" (s,20)
Kaya’nın konuşması dolu dizgindir. Hem de ‘gökler dolusu’ bir konuşmadır bu. Dünyayı benimsemeyen, rahatsız edici bir konuşma.
"Söylüyorum işte gökler dolusu söylüyorum" (s,22)
Sömürge sistemi dedik, Vural Kaya her şeyin farkında aslında. Siyasi bağlam örtük de olsa sistemin bekçileri ve faillerinin ‘açların ensesi’nde olduğunu biliyor ve siyasi şiirin unsurlarını anıştıran mısralar kurabiliyor. Biz, Renga’nın en çok bu yönünü beğeniyoruz, sakınımsız söyleyişini yani. ‘Mert’ söyleyişini, cesur değil ( çünkü cesur kelimesinde bir sınırları aşmışlık vardır) cesaretli konuşmasını ( çünkü cesarette bir atılım bir öne atılma vardır). Şarkdemir’in İkinci Yeni şiiri için getirdiği tanımlamayı biz de pekâlâ Vural Kaya şiiri için ifade edebiliriz: Cesaretin şiirini yazıyor Kaya. Dünyanın itizal etmiş düzenine karşıdır bu cesaret.
"Boylu poslu adamlar enseli
Boğum boğum enseleri
Kimi tefe işinde
Kimi ensesinde açların renga
Borç mudur boynuna borçtur borç
Yağlı bir ilmek renga
Havanda dövülmüş su meselâ
Havanda hayvan" (s,26)
"Hırsla mertleniyor nabzım
Hızla
Fakat işte bütünüyle renga
Hem patronlar valesi patronlar kupası falan" (s,27)
Kaya’nın şiirleri kapitalist düzenin işleyişine yönelik önemli işaretler barındırır. Aşağıdaki mısralar rasyonalist zihniyetin siyasi bağlamdaki şiir cümleleri şeklinde okunabilir:
"Paydos zilleri dadandı Pavlov’un seslerine
Koşullanmalar koşmalar renga da renga
Kısa kısa aralıklar kondurmuş köleliğe biri
Kemikle salyanın bu tuhaf benzerliği
Bu çok belli besbelli" (s,29)
Çatır çatır söyleyen, ciğerleri sökülerek yazılan bir şiir bu. Tehlikeli. Tedirgin edici. Sükûnet verici değil ama. Konuşan, konuşturmak isteyen, konuşkan bir şiir. Göze batan bir özellik olarak, mısralar parça parça ilerliyor ki bu da Kaya’nın teknik bir tutum olarak mısracı bir şair olmadığını gösterir. Bu arada yer yer mısralara şiirin kaldıramayacağı yükler de yükleniyor. Bu ise şairi, şiirsel atmosferin uzağına düşürüyor. Şair, pekâlâ sağduyuya dayalı, sükûnet verici, sakin mısralar da düşürebilir. Böylece şiirin kendine özgü havasına, alanına, otonom bölgesine varmak mümkün hâle gelecektir. İfadeye ağırlık vermesi durumunda, anlamın alanı genişleyecek, örtük taraf biraz daha aralanabilecektir. Bunun sonu, açık, seçik ve net bir şiire varmaktır. Renga’da mısralar kesilerek anlam belirsizleşmiş, şiirsel öz gizli kalmıştır. Doğrudan söyleyişle net ifade, Vural Kaya’nın bütün şiirleri için ifade edebileceğimiz temel bir tutum değildir. Şairin şiirsel deyiş olarak sinirleri yatıştığında, şiirin sınırları karşılıklı olarak açılacak, şiirsel gövdeleşme süreklilik kazanacaktır.
"Sinirlerimi seviyorum dedim ya işte
Ölüm yok ucunda ölüm her yerde
Yok öyle kaçamak maçamak
Anlamam çünkü anlamam otel motel
Ankara Çiçek Palas Madımak
Yat zıbar şimdi geçer hepsi renga
Ya da ölürsün en fazla renga
ÖL" (s,35)
Sonuç Ya Da Eleştirel Davranış
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kaya’daki eleştirel davranış, şairin ati konformist tavrı dolayısıyladır. Bu, şiir boyunca hissedilebilir bir durumdur. Muhalefeti ciddiye alınabilecek türdendir. Modern dünyaya karşı modern bir şiir yazıyor Vural Kaya. Modern dünya eleştirisi karşısında popüler kültür de ‘liberaller’ de nasibini almıştır.
"Koro halinde "aldatmak" okunur bu ülkede
Sevgilim şaşıp kalalım haydi seninle
Banka dekontlarından ayraçlar yapalım
Diktatör resimlerinden tuvalet kâğıtları
Liberalleri yumurta yağmuruna tutalım
LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ
LİBERALLER KOLAY ÖLMEMELİ" (s,40)
Vural Kaya için şiir, bir davranış biçimi somutluğundadır. "Çarpıcı ironi", bir tavır, bir karakter olma özelliği taşımakla beraber bu tavrı ve karakteri belirleyen, gerilimli bir dil, gerilimli bir söyleyiştir. Şiirdeki epik tonun yükselişi, iniş-çıkışları biraz da bu yüzdendir. Vural Kaya, hemen her zaman eleştirel bir tutum içinde olmuştur. Geneli itibariyle Renga’da, modernitenin belâlarına ( putlaştırma, şeyleşme ) yönelmiş veya maruz kalmış, adına modern insan denen varlığın, fıtratın dışına taşmış yönleri, bozuluş ve çürüyüş belirtileri, algı ve edimleri dile gelmiştir. Şiirin çalkantılı bir dil ve anlatımla harekete dayalı olması bundandır.
2000’ler şiirinde önemli bir yeri olan Vural Kaya, duyarlı bir özne olarak modern dünyanın onursuzca işleyişinden rahatsızlık duymuş bir öfke şairidir. Tepkiseldir ama kuru bir tepkisellik değildir bu. Gürül gürül akan, güm güm vuran, iz bırakan, makes bulan, konuşan, çatlayacak kadar konuşan, egemen dizgeye muhalif, tedirgin bir şairdir. Vural Kaya, şiirinde karakterize olan doğasıyla, huyunda suyunda, mülayim, sinirleri alınmış bir şiir yazmıyor, tedirginliği bu yüzden. "Sermaye" nin diri yanlarını görmüş, aksak işleyişinin farkındadır, bu sebeple tedirgindir. Öfkesi, modern insanın ‘tanrı’lık taslayışınadır; tedirginliği, insanlığın gidişatınadır, tekdüzeleşmeye ve düşüşe dairdir. Kişisel bir bunalım şairi değildir bu yüzden. O bir tespitler, işaretler şairi. Tespitleri şurada: Modern dünyada olup biten her şeyden, modern zihnin hayatı algılayışına kadar son derece rahat bir dille klişeye düşmeden modern şiirin de imkânlarını kullanarak problematik durumlar, dökümler sergilemiştir. İşaret ettikleri: modern insanın yaşayışı, algılayış biçimi, alışkanlıkları, ikiyüzlülüğü ve konformizmi.
"Sekreteryası Bozuk Bir Dünya" da şaire selam.
Vural Kaya, Renga, Ebabil yay., Nisan 2007, Ank.
Mustafa Celep
"SEKRETERYASI BOZUK DÜNYANIN"
Şimdi ne demek Konya, Kenya, Renga? Açıklamak boynumuzun borcu: Konya, şairin toprağı. Orada doğmuş, orada yaşıyor. Kenya? Garip bir durum, fakat bunu açıklamak zorundayım. Vural Kaya, Konya’yı “Kenya” diye yazıyor! Nereden biliyorum? Kitabına attığı imzanın altındaki tarih ve yer bilgilerinden. Bu bilinçli bir tercih mi, bilmiyorum. Olsa da olur, olmasa da. Diğer bir ifadeyle, ha Konya, ha Kenya. Biz Konyalı’yız ama, Kenyalı da olabiliriz. Bundan gocunacak değiliz. Peki, Renga neyin nesi? Pes, bunu biliyorsunuz sanıyorduk…
Renga’dan bahsedeceğiz…
Renga’yı biliyorsunuz tabii ki. Vural Kaya’nın şiir kitabı. İlk kitap, tek kitap. Nasıl bir evin bir oğlu yahut bir kızı nazlı olursa, Renga da öyle olmalı. 2007’de Ebabil Yayınları’nca şiir okurunun ilgi ve alakasına arz edilen kitap, derinden derine varlığını sürdürmüş. Bunu iki şekilde test ettim. İlki, okuyup da bitirdiğimde, kitaptaki şiirlerin bende bıraktığı izlenimdir. Ki, kırılganlıkla ironik çarpıcılık arasında bir yerlerde gezinip duruyordu mısralar. Yer yer yükselen öfke, az ötede kendisini yufka yürekliliğe teslim ediyordu.
Testlerimden ikincisi, kitap hakkında yazılmış mevcut yazılardan edindiğim izlenimdir. Yani Renga’daki metinleri okuyup da, benim gibi, bir şeyler söyleme cesareti gösterenler, üç aşağı beş yukarı burada birleşiyor: Bu kitap derinden gidecek, ama gidecek…
Vural Kaya’yı tanırsınız…
Dünyabizim ekibindendir kendisi, bunu bilmeyecek ne var. Hadi biraz daha açalım: 1975 Konya Seydişehir doğumludur Vural Kaya. Diplomasını Selçuk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nden almış. Kökler, Dergâh, Hece, Kırklar, Kaşgar, Çerağ, Âşiyan, Kırağı ve Bumerang gibi dergilerde söylemiş şimdiye kadar sözünü.
Onunla ilgili olarak verdiğim bilgiler yeterli fakat isterseniz şu linki de tıklayabilirsiniz. Orada bir dunyabizim.com okuru şöyle demiş onun için, bu önemli: “Vural Kaya da enteresan bir şair işte. Oluşum, hareket, aksiyon nerdeyse Vural Kaya da orda...”
Renga’daki şiirler…
Renga’da olup olacağı 8 şiir var. Birisi hariç (Kapkara Fetişleri Amerika’nın) uzun şiir denilebilir bunlara. Kitapta kapladıkları hacim için söylediğim bu cümleyi, tekrara düşmeyelim, şiirlerin niteliği için de söylüyoruz.
Vural Kaya’nın şiirlerinde dikkatimi çeken diğer hususları da şöyle sıralamak istiyorum: Yer yer tahkiye tekniğine müracaat ediyor şair…
“Meyve yedi
Bir kirazı kutsadı meyvelerden
Kuşlardan benekliyi
Çocuklardan ahmed’i”
Toplumu iyi gözlüyor ve olumsuzlukları şiire halel getirmeden tenkid ediyor:
“Zayıflama çayları demleme durdu
Masanın ortasında bir konu
Tam ortada kekler kurabiyeler
Çağına has şeyler
Aldatma hikâyeleri, moda dergileri
Mutfaktan gelen buğu
Liste başı bir şarkı bir şarkı daha
Gün bitti”
Toplumsal duyarlılığa bir örnek daha vermek istiyorum:
“Banka dekontlarından ayraçlar yapalım
Diktatör resimlerinden tuvalet kâğıtları
Liberalleri yumurta yağmuruna tutalım”
Dille oynuyor, onu bozuyor, yeniden üretiyor:
“Sekreter kızın çikletinde uzaması yok mu buraların
Uzadıkça uzaması
UZ UZ UZ
YOKSA BU SEKRETERYASI BOZUK DÜNYANIN
KAPIKULU MUYUZ
Öyleyiz / Değiliz / Öyleyiz / Değiliz / Öyleyiz
Yoksa biz öle miyiz sevgilim?”
Bunların dışında, Vural Kaya’nın kendisinden önceki edebiyat dersine iyi çalıştığını, gerek en eski, gerek pek yeni dönem şairlerinden el alıp bu elleri şiirinde kullandığını, özellikle medeniyetimizin zirve birikiminden lüzumunca faydalandığını söyleyebiliriz.
E, neleri söyleyemeyiz?
Renga’yı okuyan herkesin kendisine göre söyleyecek bir şeyleri vardır. İşte biz bu kitabı okuyup da söz söyleme ihtiyacı hissedenlerin söyleyeceği cümleleri söyleyemeyiz...
En iyisi, bir iktibasla haberi noktalayalım:
“Kimine bağbozumu kimine bozgun bu dünya
Şikâyetçi miyim
Yo tanrım yo yo”
Cevat Akkanat
http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1432
Yorum (0) Yorum yaz!
Aşkar Söyleşisi
aşkar kültür-sanat-edebiyat
vural kaya ile…
hazırlayan: gül çiğdem
1.Nizar Kabbani, “Dostlarım başkaldırmıyorsa neye yarar şiir?” diyor. Size sorsak aynısını, Kabbani’nin ağzından?
Şiiri bunalım ve yalnızca söz sanatlarını ustalıkla kullanabilirliğin ölçütü sayanlar bu çağda kaybettiler. Hep kaybedecekler. Şiir, kendi etrafından başlayarak başkaldırıya çağırır. Dostları da işe dahil eder. Dostlar şiirle irtibatı derecesine göre başkaldırıya kulak verir. Başıbozuğu, kızgınlığı çağrıştırsa da bu başkaldırı şiirin disipline edebildiği bir şeydir. Şiir savrukluğu başkaldırıdan ayırarak müdahale etmek hakkını elinde tutar. Ve fakat şiir yalnızca devrim silahı, başkaldırı aleti değildir. Doğrusu bir alet değil şiir. Bu başka bir şey. Duyarlıktır Kabbani’nin dillendirdiği şey. Duyarlık, hiss-i kablel vuku yoluyla bir bağlanmadır. Başkaldırı böylesi bir içtenlikle başlar o zaman. Toplumsal gerçekçilik gibi basit tanımlamalara tabii tutamayız mesela buradaki dostların başkaldırısını. Şiirin etrafı ve efradıyla kurduğu iletişim de demek mümkün tabii…
2.1995’ten bu yana çeşitli dergilerde şiirlerinizi yayımlamaktasınız. Son şiirleriniz siyasi bir tavırdan yana. Şiirlerinizde uzunluk ve ironi ön planda. İlk şiirleriniz ile şimdiki diliniz arasındaki bu seyri nasıl değerlendiriyorsunuz?
İmgeci, lirik ve duygunun metne bütünüyle müdahale ettiği şiirleri has şiir sanırdım önceleri. Sonraları bu düşüncem giderek değişti. İmgeyi yok saymak değil bu aynı zamanda. İmgesiz şiir olmaz. Ve fakat imgeci şiirle yola çıkmak çok daha başka bir şey. İmgeci şiirden duyarlıklı, donanımlı şiire geçmek istidadı diyelim buna. Siyasi şiir olur elbette. Olabilir. Kurduğum bu yeni şiir ünsiyetiyle siyasi şiirin böylesi bir bağı var elbette. Fakat bu şiir türü de bildik kavramlarla algılanamaz nitelikte. Yani daha özel bir yerdedir siyasi şiir. Politize edilebilirliği söz konusu olmayacak derece mühim bir iştir. Yaygın anlamları reddederek siyasi şiir diyoruz yani. Şiirdeki ağlama duvarları ise kemiriyor beynimi. Tiksinti veriyor hatta…
3.Şiirlerinizde tekrarlar ve yığmalarla yer yer ritmi ve içeriği yüksek bir tonda tutuyorsunuz. Fakat bu tek başına müzikalite için yeterli bir şey değil. Bu bile isteye yapılan ses kırmalarını da hesaba kattığımızda şiirinizdeki sesi, müzikaliteyi nasıl açıklarsınız?
Tekrarlar, yığmalar var. Şiirimde aşırı derecede müzikaliteyi öncelemiyorum, bu da doğrudur. Fakat bile isteye kırdığım bu seslerle kuruyorum şiirimi ayrıca. Bu olmazsa olmazım değil. Yine de bu durum değişken bir şeydir bende. Özde bir söyleyiş yakalayarak ilerlemeyi seçiyorum kimi zaman da… İroni ise bende zoraki bir şey değil asla. Dilim, anlayışım, yaşamım böyle ama. Kaçış yerim yok anlayacağınız.
4. Eserlerinizin genelinde, ki buna çocuk edebiyatı eserleriniz de dahildir, sert bir modernite eleştirisi var. Lakin şiir yazma tarzınız tematik olarak modern bir görünümde değil mi? Ne diyeceksiniz?
Modernliği eleştirebilmek için klasik şiirimize yönelemeyeceğimize göre modern şiirle modernlik eleştirisi kaçınılmaz oluyor. Hoş, modern şiirle söz söylemeyi önceleyen her şair modernliğe eleştiri getirmek zorunda değil ayrıca. Yani telkinleri de şekli de modern olan şair ya da şiir yok mu? Gırla…
5.İmge öldü mü sizce? İmgenin öldüğünü ilan eden şiirlere yaslanıyorsunuz? Türk Şiirinde yeni oluşumlara nasıl bakıyorsunuz bir de?
İmgeci tutum ölüyor. Ölmekle kemale eriyor sanırım… En azından yeni zamanlarda olmazsa olmazı değil artık şiirin. Ya da imge şiirin nesi olur, diye metazori şeyler korkunç telkinlerle karşımıza çıkamayacak en azından. Bu iyi aslında. Çok iyi…
Yeni oluşumlara gelince. Hece, Dergah, Varlık, Yedi İklim gibi vitrin dergilerin yanı sıra dediğiniz gibi bazı oluşumlar çok canlı çıkışlar yapıyorlar… Bu oluşumlar içerisinde en belirgin ve heyecan verici olanı bana göre “Karagöz” dergisi ve muhitidir. Osman Özbahçe’ye, Hakan Şarkdemir’e ve Serkan Işın’a güveniyorum. Çalışkanlıkları da ayrıca göz kamaştırıcı. Bir de Hece gibi vitrin bir derginin kendi jargonu olmasına rağmen yeni bir iç oluşumla atağa geçen ve uzun süredir kaliteden ödün vermeyen Hayriye Ünal var. Kendici bir oluşum görünümünde Hayriye Ünal. Çok sıkı ve çalışkan sonra.
6.Araştırmalarım sonucunda “Renga” adlı şiir kitabınızın adının iki farklı anlamını buldum. Birincisi Yeni Zelanda’nın taşlık yerlerinde yetişen bir zambak türü, ikinci anlamı ise Japon Edebiyatında karşılıklı bir ya da birkaç şairin şiir söylemesi yoluyla elde edilen metinlere renga denilmektedir. Lakin çok da tatmin olmadım bulduğum bu cevaplardan. Ben daha çok “Renga”nın sizcesini merak ediyorum. Yani nasıl işlenmiştir sizin kanaviçenizde Renga?
Renga ismi ilk kitap için çok kapalı bir ifade oldu. Hem çok beğenildi hem de çok eleştirildi kapalılığından. Doğrusu eleştirenler haklıydı. Çok açık ve vurucu bir ifadeyle oluşturulmalı kitap adı… Bu sebeple bende bir burukluk var. Maalesef…
Yalnız şiirlerimin iki kapak arasında adeta bir renga edasında oluşu açısından önemsiyorum bu ismi. Özellikle “Renga Renga” adlı şiirim için bu söylediğim geçerli. İlk kitabım için hatırı sayılır yazılar da yazıldı. Yazılan bu yazıları çok önemsedim. Bir kitabın başına gelebilecek en kötü şey üzerine hiç yazı yazılmaması olurdu bence.
7.“Hafakan” adlı şiirinizde “… ve elbet çemkiren bir şair / iyi ölmesini de bilir” diyorsunuz. Bir şairin ölümü nasıl iyi olur? İyi ölmüş şairler bizim edebiyatımızda nasıl bir yere sahip ve/ veya sizde nasıl bir etki bıraktılar ki bu mısralar çıktı?
Bir şairin ölümünü konu edinmedim aslında. Yaşamına vurgu var bence. Şairlerin duyarlıkları çok başka. İyi görürler dünyayı. Bunalımları ve tabiri caizse çemkirmeleri de bu yüzdendir. Bu yüzden iyi ölmesini bilirler. Hafakan basmasa onları nereden bilecekler.
8.Şimdilerde “Karagöz” dergisinde yazıyorsunuz. Edebiyat dergileri ve şiirin gidişatı hakkında neler söylersiniz?
Şiirde yani Türk şiirinde ah pardon Büyük Türk Şiirinde demeliydim, bir patlama var. Tam anlamıyla bir patlama. Yazanların yanı sıra akım ya da oluşumlar bağlamında da bir patlama var. Enkazından neler çıkacak bu patlamanın? Enkaza bakalım. Gözümüz enkazda yani…
9.Kapkara Fetişleri Amerika’nın şiirinizde Amerika’ya vuruyorsunuz. Nedir alıp veremediğiniz Amerika’yla?
Bildik sebepler işte. Ama bilmedik şeyler de var Amerika’ya ya da yerli görünümlü Amerikalılara neden sövmemeliyim. Sövmesem olmazdı…
10.Mekanlarda edebiyatı yaşatmak adına Konya’da geçen aylarda Endülüs Kitap Kahve’yi açtınız. Güzel bir konsepti var. Bize biraz bu mekandan bahseder misiniz?
Endülüs Kitap Kahve bir edebiyat mekanı olsun istedik. Konya’da yaşayan şairlerin yazarların entelektüel ve aydınların Küllük’ü, Marmara Kıraathanesi olsun istedik. Ama söz konusu çevrenin teveccühü ne ölçüde olur bilmiyorum…
Olmasa da bu mekanı önemsiyorum. Kendim için önem siyorum başta. “Cuma Söyleşileri”’mi önemsiyorum. Gelip giden, burada “Cuma Söyleşileri”nde konuşan, dinleyen, gülen, hüzünlenen her şeyi önemsiyorum. İyi olacak inşallah. Her şey ve herkes…
Yorum (0) Yorum yaz!
Kiliseye Tepeden Bakan Kahve
30 Nisan 2009 Perşembe 17:18
Konya'ya tren, sabahın ilk vakitlerinde iner ve istasyondan şehre doğru yürürsünüz. Dershaneler Sokağı'na girerken sağ tarafta Konya'nın en güzel simitlerinin satıldığı bir pastane vardır. Pastaneden simitlerinizi alırsınız ve yürümeye devam edersiniz. Sırayla Çizgi Kitabevi'ni, Kitap Dünyası'nı geçersiniz. Sol tarafınızda bir kilise durur. Kilisenin tam karşısıdır Endülüs.
Vural Kaya şair. Aynı zamanda çocuklarımız için de yazılar yazıyor. Estetik algısına çok güvendiğimiz bir şair. Müzik zevkine de. Renga yayınlanmış ilk ve tek kitabı.

Konumuz Endülüs. (Endülüs'ü anlatırken, zihnimde Taner Yüncüoğlu'ndan “Endülüs'ten Kudüs'e” dolaşıyor)
Endülüs bir kitap kahve. Bir yıl bile olmadı kurulalı. Vural Kaya projesi. Konya'nın entelektüel taifesini bir mıknatıs gibi kendisine çekmiş. Ya da şöyle diyelim. Endülüs'te bir soba yakmışlar ve etrafına toplanmak şart olmuş. Akif Kuruçay, Abdullah Harmancı, Cihad Meriç, Selman Maltaş, Ümit Savaş Taşkesen ve niceleri. Konya'da okuyan gençler. Hepsi Endülüs'ün sobası başında.
Dergilik rafı. Vural Kaya'nın şimdiye kadar evinde biriktirdiği tüm dergiler Endülüs'te. Üniversite okurken çıkardığı dergiler. Dergah , Yedi İklim, Hece, Karagöz….Aklınıza gelen veya gelmeyen bir çok derginin eski sayıları Endülüs'ün dergilik rafında.
Endülüs bir kitap kahve dedik ya. Siz sanmayın sadece kitap okunup, çay içiliyor. Programlarda var. İlk olarak “Ve Nohut ve Ney ve Zaman” filmi gösterildi. Şairler Hüseyin Akın, Adem Turan, Mustafa Uçurum, Sıdık Ertaş Endülüs'te bir söyleşi gerçekleştirdiler.
Endülüs'te her Cuma bir söyleşi var.

Son olarak Endülüs'ün kişisel tarihçesi.. Vural Kaya kaleminden;
“01.02.2009'da doğdu.
4 günde boya işleri bitti.
Masalar yaptırıldı.
Çok hoş sandalye-tabureler yaptırıldı.
Alptekin Endülüs'ün girişine İsmet Özel'in "Ben öyle bilirim ki yaşamak / Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır" dizelerini karakalemle yazdı.
Atilla eski daktilosunu teşhirliğe bıraktı.
Recep memleketinden-Balıkesir- eski kilim ve daktilosunu getirdi.
Berşan Nevşehir'den Kapadokya ürünü killi kül tablaları getirdi.
Muhammet ve Süleyman Tengirşen ve Ahmet Çakır ve Alptekin ve Ali Gün ve ressam Ahmet Musa Koç Endülüs'ün daha açılmadan mütemadiyen müdavimleri oldular.”
dunyabizim.com
Cesur Küçük
Yorum (0) Yorum yaz!
ÖMER
ÖMER
Bir gün bir Ömer sözü gelip durdu
Boğazımda düğüm Ömer
Toparlandım toparlandı havsalam dirildi
Bir başıma Ömer kaldım Ömer geldi durdu aklıma
Ömer geldi Ömer gitti
Ömer “gün be gün çürüyen yanımın
Ömer diri nefesi
Ömer Kürt bir dolayımla can havliyle Ömer
Oğlu Bülent kızı Ceren, Ömer
Tıpkıbasım bir ırk defterinde soy kütüklerinde Ömer
Ömer böyle konuşunca kumral oluyor
Böyle düşününce Ömer
Esmer
Alabildiğine Türkiye bir Ömer
Ad aldığı gibi Ömer
Meydan meydan er
Kaldırdığı yumruk da yumruk Ömer’in ha
Savurduğu yumruk sevdiği en Ömer Ömer’in
Vuruldukça acımıyor
Puritan bir arka plan bulvarında Ömer
Cadı avları bu sirkteki cambaz bu tarih cadıları falan
Acıtmıyor topuklarımı
Acımıyor Ömer senden öğrendim nasıl acımazmış bir topuk
Topuk olur da bu kadar olur
Ömer olur da bu kadar
Ömer
Yorum (6) Yorum yaz!
Çocuklara İyi İşler Üretim Merkezi!
ÇOCUKLAR İÇİN EDEBİYATTA YENİ BİR SOLUK: VURAL KAYA
Vural Kaya bir şair, bir öğretmen. Onu daha çok şiirleri ya da değini yazılarıyla tanırsınız. Bu konuda bir yığın deneyimi var. Nerdeyse “çocukların kalbine dokunan adam” unvanını alacak kadar yoğun olan çocuk kültürü alanındaki çalışmaları pek bilinmiyor.
Çocuklar için yazılmış her iyi kitap yüreğimi kanatlandırıyor, hele ki bu bir 'ilk kitap'sa umut çiçeklerine boyanıyor her yan. Kuşların Kalbine Dokunmak çocuklar için yazılmış küçümen bir deneme kitabı olmakla beraber, sorgulayan, eleştirel bir yaklaşımla, felsefe temeline de oturtuyor söylemini.
Şiir tadında yapıtlar
Vural Kaya'nın yayımlanan ilk özgün kitabı olması nedeniyle, onun gelecekte yazacaklarının muştusunu da veriyor. Vural Kaya'nın çocukların kalbine dokunan çalışmaları sadece bu deneme kitabıyla sınırlı değil kuşkusuz. Ebe Sobe dergisinde yayımlanan ve bütün bir kitap düzlemine ulaşan çocuk şiirleri de var. Elbette masal, hikaye ve şiir seçkileri de atlanmamalı.
Bir grup arkadaş hayatı araştırıp çocuklara şiir tadında sunmak için önce yan yana koymuşlar yüreklerini, beyinlerini: Beyazbulut ve Beyazsözlük ortaya çıkmış tabii. Hayatın anlamı katmanlansın, derinleşsin, edebiyatın tadı artsın ve okuyan çocukların gözleri ışısın diye özveriyle silmişler "ben"liklerini, "biz"leşen bir tek "ben"de birleşmişler. Bir kısmı bencillikleriyle nam salmış olan kaç edebiyatçı yapar bunu?.. Yapsa bile kaç tanesi böyle olumlu bir sonuca ulaşır. Çünkü vazgeçmek kadar, çaba harcamak, ontolojik bir bütünlük kurabilmek, birlikte bütünlüklü bir biçem yaratabilmek de kolay olmasa gerek. Bir de Türkçe Çocuk Edebiyatı'nda klasikleşmiş ve sanatkârâne bir eda ile kendisini Türk Edebiyatında kanıtlamış bir büyük sanatçının, Cahit Zarifoğlu'nun, düşüncesi, çocuğun dünyasına katkısı ve çocukla başlayabilecek bir medeniyet algısı bakımlarından çocuk eserlerindeki değerleri ele aldığı lisans üstü çalışması var. Yani çocuklar için edebiyatın bütün boyutlarına uzanan bir düşünce ve duyarlık sahibi Vural Kaya. Diğer taraftan Türkçe çocuk edebiyatının şair yazarlar üzeriden kalıcı metinler üretebildiğinin de en yeni örneklerinden biri. Bu yönüyle çocuk edebiyatında ısrarcı olacak gibi gözüküyor.
Çocuklara denemeden hayat sayfası kurmak
Kimileyin okura fantastik bir dünyadan seslenirken gerçeğin yapısının, işleyişinin çözümlenmesinde yardımcı oluyor ilk deneme kitabı. Çocukların Kalbine Dokunmak, yazının dönüştürme olanağını çok iyi kullanıyor. T. Todorov, 'Fantastik' isimli kitabında der ki; 'Fantastik anlatılara fantastik niteliği kazandıran şey, metinden okura geçen bir tereddüt ya da kararsızlık deneyimidir. Anlatılan olaylar gerçek mi, yoksa düşsel mi? Yani öyküde anlatılan olaylar bildiğimiz gerçeklik yasalarıyla açıklanabilir mi, yoksa tamamen başka bir gerçeklik alanına mı aittir?' Kuşların Kalbine Dokunmak kitabını soluksuz okurken metinden okura geçen o soruların farkına varıyoruz.Vural Kaya, daha önce yazılmışların kötü bir kopyasını yapmak yerine, emek harcamayı, özgün bir yapıt üretmeyi, sözcükleriyle yepyeni bir dünya kurmayı yeğlemiş deneme türüne yönelmekle.
Kitapla/yazarla ilgili olarak yazdığı bir değinide Abdullah Harmancı onun özgünlüğü noktasında oldukça önemli gördüğüm şu tespitlerde bulunur: "Çocuklar için yazmayı defalarca denemiş ve her defasında yazdığı satırları bilgisayarının en gizli köşesine gömerek orada unutmayı seçmiş olan ben, Vural'ın bu kitabında, daha bu ilk çocuk-kitabında neyi başardığını içten içe sezinleyebiliyorum. Vural, "çocuksu"luğu başarıyor. Bu bir. İkincisi, deneme türünün kendisine bahşettiği büyük özgürlükler içerisinde, zaman zaman şiire, zaman zaman öyküye, zaman zaman hatıra türüne ya da bizzat kendi hatıralarına dayanarak oradan "deneme"ler çıkartıyor. Aslında, bu metinlere, en azından bazılarına, "deneme" dememizin sebebi, başka bir şey demekte zorlanıyor olmamız.”
Boşlukta hayat var!
Vural Kaya denemelerinin ve çocuk şiirlerinin önemli bir başka özelliği de her şeyi doğrudan dile getirmeyişi, boşluklar barındırması, çağrışıma açık olmasıdır. Böylece, okurdan yana, daha katılımcı bir özellik kazandığı gibi, çocuklara boşlukları hayal güçleriyle tamamlama olanağı da yarattığından onları daha etkin kılmaktadır. Böylece, çocukların hayal güçlerini daha çok harekete geçirmekte, hatta onu beslemekte ve zenginleştirmektedir. Genellikle tamamlanmış görüntü sunan televizyonun karşısında edebiyatın bu gücünü etkin kılarak çocuk okurların hayal kaynağını ve hayal gücünü beslemekte ve onlara daha çok tat vermektedir.
Eser bütün olarak şair kimliği ile tamamen iç içe geçmiş, eriyip katılaştıktan sonra bir tek kimliğe dönüşmüş sanki. "Çocuklar Hakları İçin En Evrensel Bildiri" gibi mizah merkezli ama hakikati büsbütün kuşatmaya meyyal bir deneme ile başlayan kitap, “Hesap Kitap”,”Çiçek Türleri”, “R'lerle Y'lerin Maçı” vb ara sokaklardan geçerek Mehmet Akif'in anıt çocuğu "Dirvas" denemesiyle son buluyor. Memet Fuat, İlhan Berk için "dokunduğu her şeyi şiire dönüştüren adam" demiş. Aynı şeyi çocuklar için deneme türünde yapan bir yazar ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor denemelerin adları bile.
Bu kitabı okumak yalnız yararlı değil, aynı zamanda eğlenceli de. Ne diyelim, Vural Kaya gibi şairler, bu denemelerden ve bu kitaplardan çocuklarımızı yoksun bırakmasınlar. Ömürlerine şiir ekilsin, deneme ekilsin, çocuklar için şiir biçsinler, deneme biçsinler kalemleriyle. Klişenin tiranlığına teslim olmayı seçen yayıncılara rağmen yapsınlar bunu!
Türk çocuk yazınının özgün yapıtlarından biri olan Kuşların Kalbine Dokunmak değerbilir okurun içinde yüzlerce sevinçli an bırakıyor' İyi oku(t)malar!
Yorum (0) Yorum yaz!
KaPKaRa FETİŞLERİ aMERİKaNIN
Kimsenin baldıran tasına sövmüşlüğüm yoktur
Kimsenin toprağına taşına sövmüşlüğüm yoktur
Kimsenin ama hiç kimsenin, gırtlağıma çöküp
Keyif çatmışlığına sövmüşlüğüm yoktur
Fakat ellerinde İncil’le girmediler bu defa toprağıma
Ellerinde çiş torbaları ellerinde kara kapkara fetişleri
Amerikanın piçleri amerikanın piçleri amerikanın
Yorum (2) Yorum yaz!
İspanyol Paça / Vural Kaya
işte bu kapı aralıkları var ya ama var bu aralıklar yüzüme kapalı
bu aralar bu kadar olur
yüz bilgileri hatırlıyorum ekseriyetle çenelerinden kavrayıp poz vermişler
bizden birkaç kuşak önce yani çocukluğumla rastlaşırlar
cansız hayalim hatıramdır meyanında eski aralıklarda eski kapılar
çok eski aralarda bir yerde çektirilmiş resimler için
kalp figürleri Abdi figürleri için o resimler hem 80’li yıllar falan yani
kıtlıktır karnedir moda kuyrukta çok beklemiş bir kız
seksenlere doğru evine yürümektedir
beride bi oğlan cumbaların altından, usul usul ıslıklarla o aralar
bir başka moda: İspanyol paça pantolon uzun yaka gömlek üç düğmesi fora
evlerde cümle odaları cümle odalarında çerçeveletilip asılmış baba
heybetli bir baba resmidir işte ilk bahis açtığımız resme kardeştir
benim safi çocukluğum işte biricik henüz hanesi boş yerler
kasabada bir ben bir istiklal gazisi anne dedem o aralar; gerisi ırgattır emeğe
sorsanız anlatır diyeceğim ama anlatmaz dili yok çocukluğumun anlatamaz
ama bir keresinde yalnızdım ve açtım işte acıkmak kederli bir şey sonuçta
ben o bütün kederli bilgilerle varım sonuçta
o aralar aralıklar bir Abdi vardı kasabada bir figür olarak Abdi,
Abdi gene var gene var
Abdi’nin ekmek fırını vardı
Abdinin ekmek fırını yok şimdi
Abdinin taş gibi bir kalbi
Abdi zannıma yani seksenlerde Abdi askerlikteyken
o kalp figürlü şeylerden çeneden kavranıp artistik şöyle edalı hani o resimlerden çektirmedi
işte o Abdi aralıklarında o aralarda bir yerde
odun ekmeği satardı Abdi mis gibi yayılırken kokusu ekmeğin
o koku o aralıklar çocuk oyunlarıma hücum ederdi
çelik çomağa misketlere körebelere hücum
yüz bilgileri bende kalmış hem mütemadiyen şeyler şimdi bunlar
Abdi ölmedi gerçi daha sağ
gidip bir ekmek aldımdı fırınından, almışım yani bilmiyorum o aralar
hatırlıyorum ama ermiyor işte aklım
çekip almış ekmeği elimden Abdi, çekip aldı yani Abdi bu, alır
başımdan nasıl kaynar sular bilseniz çocuksam da kaynar sular işte başımdan
ama diyorum oğlum sen yani bütün yüz bilgilerinle sen
ermeyen aklınla biricik çocukluğum sen sancıma
hayat bu ama anlıyorum Abdiler de var
Abdi yine var yine var
Abdi aklımdan çıkar mı hiç benim, çıkmaz
Abdi’ye sorsanız olan biteni hatırlamaz
Karagöz Şiir Temaşa, sayı: 6
Yorum (2) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »


